بِسْمِ اللهِ، اَلْحَمْدُ ِللهِ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِ اللهِ وَبَعْدُ    

Amacımız

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk olsun! İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Âl-i İmran 104

Allah-u Teâlâ yine şöyle buyuruyor:

“Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü men edersiniz ve Allah’a iman edersiniz…”

Âl-i İmran 110

Allah-u Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuruyor:

Asra andolsun ki, insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

Asr 1, 2, 3

Allah-u Teâlâ başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah’tan korkun! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da kendilerini, unutturduğu kimseler gibi de olmayın! İşte onlar fasıkların ta kendileridir! Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler, muradlarına erenlerin ta kendileridir.”

Haşr 18, 20

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin! Eğer ona gücü yetmezse diliyle onu değiştirsin! Eğer ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin! Bu ise imanın en zayıfıdır.”

Müslim 49/78

Huzeyfe bin el-Yeman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarsınız. Ya da Allah Kendi indinden bir azap gönderir ki, sonra o azabı kaldırması için Allah’a dua edersiniz de size icabet olunmaz…’ buyurdu.”

Ahmed 5/388, Tirmizi 2259, Begavi 4154, Albânî Sahihu’l-Cami 7070

Selman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Yaşayanların amelinden üç tanesi ölülerin lehine ecir olarak devam eder:

1) Arkasından kendisine dua eden salih bir nesil bırakan kimse. Onların duası o kimseye ecir olarak yazılır.

2) Faydası devamlı olan bir sadaka yapan kimse. Bu şahsın sadakası onun faydası devam ettiği müddetçe ölümünden sonra kendisine ecir olarak yazılmaya devam eder.

3) İlim öğreten kimsenin ecri de o ilimle amel edildiği sürece amel edenlerin ecrinden bir şey noksanlaşmaksızın o kimseye yazılmaya devam eder,’ buyurdu.”

Tabarani Mucemu’l-Kebir 6181, Albânî Sahihu’l-Cami 888

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kendi nefsini unutarak insanlara hayır öğreten âlimin örneği, insanları aydınlatmak için yanan kandil gibidir.”

Tabarani Mucemu’l-Kebir 1681, Albânî Sahihu’l-Cami 5837

İşte bu Ayetler ve Sahih Hadisler ışığında “AMACIMIZ” insanlara iyiliği emredip, kötülükten men etmektir! Birde öldükten sonra amel defterimizin kapanmamasını istiyorsak, insanlara ilim öğretmemiz gerekir. Bununla beraber insanlara iyiliği emredip kötülüğü yasakladığımız halde kendimiz bunları yapmazsak aşağıdaki Sahih Hadisin muhatabı oluruz ki; bundan da Allah’a sığınırız.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü bir adam getirilir ve ateşin içine atılır. Ateşin içinde bağırsakları dışarıya dökülür. Bu sebeple o kimse bağırsaklarının etrafında eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi döner.

Bunun üzerine ateş ahalisi onun etrafına toplanırlar ve:

−Ey falan, senin bu halin nedir derler, sana ne oldu. Sen bize iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklar değil miydin derler.

O kimse:

−Evet, ben size iyiliği emrederdim ancak onu kendim yapmazdım. Ben size kötülüğü yasaklardım ve onu kendim yapardım diye karşılık verir.”

Ahmed 21843, Buhari 3065, Müslim 2989/51, Albânî Sahihu’l-Cami 8022

O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır Furkan suresi ayet 53.

Eğer inkar edecek olursanız, çocukların saçlarını ağartan bir günde kendinizi nasıl koruyacaksınız? (Müzemmil Suresi, 17)

    KUSS BİN SÂİDEnin Hutbesi 

Kus bin Sâide son peygamberin geleceği vaktin yaklaştığını haber verenlerdendi. Fesâhat ve belâğatı ile pek meşhur bir hatip olan Kus bin Sâide’nin, Sû’k-u Ukaz’da (Arapların her sene kurulan en büyük ve en kalabalık panayırı olan, Ukaz panayırında) bir kızıl deve üzerinde îrad ettiği meşhur hutbesini, Peygamber Efendimiz de gençliğinde dinlemiş ve o kadar beğenmişti ki uzaktan da olsa uzun uzun onu seyretmişti. O zamanlar kendisine henüz Nübüvvet gelmemişti.

 

            Kus bin Sâide’nin okuduğu, o çok mânalı, veciz hutbenin metni şu idi:

            “Ey İnsanlar!.. geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen çeker gider. Olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar, sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı kesilmez, hemen hepsi birbirini tâkip eder. Kulaklarınızı açınız, dikkat ediniz. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü geniş bir döşeme, gökyüzü ise bir yüksek tavandır. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez, acaba gittikleri yerlerden memnun kaldıkları için mi gelmiyorlar, yoksa orada bırakıldıkları için uykuya mı dalıyorlar. Yemin ederim; Allâh’ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha doğrudur ve daha sevimlidir. Allâh’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu, gölgesi başımızın üstündedir. O’na îman eden kimseye ne mutludur, O’na isyan ve muhâlefet eden kimseye de yazıklar olsun… Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen kimselere.

            Ey cemaat-i iyad!.. Hani ecdadımız ve babalarımız?, Hani taştan saraylar yapan A’d ve Semud kavimleri?, Hani dünyâ malına güvenerek kavmine; “Ben sizin rabbinizim” diyen Firavun ve Nemrud? Onlar size nisbetle daha zengin ve kuvvet bakımından da sizden daha kuvvetli değiller mi idi? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti dağıttı, kemikleri ile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin, onların yolunda gitmeyin. Her şey fânidir, bâkî ancak Allah’dır ki birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek ancak O’dur. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Evvel gelip geçenlerde ibret alınacak çok şeyler vardır. Ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yerleri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olan şey bana da olacaktır.”

SAFA TEPESİNDEN İLK HİTAP

 

Muhammed aleyhisselâm insanların bu inkârcı tutumu karşısında onları dâimâ îmâna dâvet ediyordu ve Mekkelilerden bir kısmı îmânla şerefleniyordu. Yine bir gün Safâ Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir sedâ ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var.” diye seslendi. Bunun üzerine kabîleler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle bakmaya, merakla beklemeye başladılar. “Ey Muhammed-ül emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular. Muhammed aleyhisselâm; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir dikkatle dinlemeye başladı. Onlara; “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce âilesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak; “Yâ sabâhâh (ey topluluklar).” diye haykıran bir kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!” dediler.

ŞAKKI KAMER

 

Kureyşli müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimizin davasını tasdik eden bir çok mu’cizeye şâhid oldukları halde, yine de inad ve inkârlarından vazgeçip ona sadakat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mu’cizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûl-i Ekremi güç durumda bıkakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de, görelim” diyorlardı.

Bu isteklerde bulunurken maksatları imân etmek değildi. Bilakis Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenab-ı Hak, müşriklere karşı sevgili Resûlünü hiç bir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiç bir zaman muâvenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu.

Yine bir gün Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid bin Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, “Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen bize Ay’ı ikiye ayır. Öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün” dediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şayet bunu yaparsam, îmân eder misiniz” diye sordu.

Onlar, “Evet, îmân ederiz” dediler.

Dâvâsında haklı ve doğru olduğunu göstermek için mu’cizeyi istemek Peygamberin vazifesidir. İstenilen mu’cizeyi yaratan ise Cenâb-ı Hak’tır.

Ay’ın bedir haliydi, yani en güzel göründüğü 14. gecesiydi. Kâinatın Efendisi, Allah’ın emir ve iradesi dâiresinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işâret etti. Bu işaret-i Nebevî kâfi geldi ve ay ikiye ayrıldı. Öyle ki yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça halinde göründü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada bulunan halka, “Şahid olunuz! Şahid olunuz!”1 diye seslendi.

Bu ap açık mu’cize karşısında da müşrikler, inad ve inkârlarından vazgeçmediler. Üstelik, “Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir”2 diyerek asılsız bir te’vilde bulunarak kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak “sihirdir” demek zorunda kalıyorlardı!

Etraftan gelenlerin aynı hâdiseyi haber vermeleri

Sırf Resûl-i Ekrem Efendimizin davasına tasdik etmemek için bu apaçık mu’cizeye “sihirdir” diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmaktan da edemediler:

“Şayet Muhammed büyü yaptı ise, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya! Etraftan gelecek olan yolculara soralım, bakalım onlar da gördüklerimizi görmüşler mi?”3

Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da aynısını gördüklerini itiraf ettiler. Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle gönüllerini kirletmiş müşrikler, “iman ederiz” va’dinde bulundukları halde inanmadılar, ebedî saâdetin kaynağına koşmadılar. Üstelik arkasından da şöyle dediler:

“Yetim-i Ebû Talib’in sihri semâya da tesir etti!”1

Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mu’cizesini inkâr etmeleri üzerine, Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu âyet-i kerimelerde hâdisenin vuku bulduğunu bildirip, onlarınsa imansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyân etti:

“Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.

“Onlar bir mu’cize görseler yüz çevirir ve ‘Bu kuvvetli bir sihirdir’ derler.

“Peygamberi yalanlayıp kendi heveslerine uydular. Fakat takdir edilen herşey bir gayeye ulaşacaktır.”2

* * *

HERAKLİUS`UN İSLÂMA DÂVET EDİLMESİ

 

Hicretin 7. senesi, Muharrem ayı. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashabdan Dihye bin Hâlife el-Kelbî`ye de bir mektup vererek ona da Rum Kayseri Heraklius`u İslâma dâvet etmek üzere, göndermişti Mektup şu meâldeydi: “Bismillahirrahmanirrahim. Resûlullah Muhammed`den Rûm`un büyüğü Hirakl`e! “Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Bundan sonra, (Ey Rûm milletinin büyüğü) seni, İslâma dâvet ediyorum. “Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaânın günâhı senin boynunadır. “De ki, `Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek bir söze gelin. Allah`tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah`ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.` Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki, `Şâhid olun, biz Müslümanlarız.`” (Âli İmrân Sûresi, 64. )275 Dihye (r.a.), Rum hükümdarı Heraklius`a Resûlullahın mübârek mektubunu kısa zamanda ulaştırdı. Mektup okunurken, Hükümdarın alnında ter damlaları boncuk boncuktu. “Süleyman Peygamberden sonra, ben böyle `Bismillahirrahmanirrahim` diye başlayan bir mektup görmedim” dedikten sonra, mektubu öpüp başına koydu. O anda hiçbir şey izhar etmedi. Araştırıp soruşturmayı daha uygun buldu.

Ebû Süfyan İle Heraklius Karşı Karşıya Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, “Peygamber olduğunu söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?” diye sordu. O sırada ticâret münasebetleriyle Ebû Süfyan Kureyş`ten bazı adamlarla Şam`da bulunuyordu. Onu arkadaşlarıyla alıp yine o sırada Şam`da bulunan Kayserin huzuruna getirdiler. Hâdisenin geri kalan kısmını Ebû Süfyan şöyle anlatmıştır: “Hirakl`in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla, `Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?` diye sordu. “`Neseben en yakınları benim` dedim. “Beni önüne oturttular. Arkadaşlarımı da arkama. Sonra Hirakl, tercümanını çağırdı ve dedi ki: “`Bunlara söyle, ben peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu adamdan bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzib ediniz.` “Vallahi, arkadaşlarım tarafından yalanımın öteye beriye yayılmasından korkmasaydım, Peygamber hakkında o zaman muhakkak yalan uydururdum. “Sonra da hükümdarla, Ebû Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti: “Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?” “İçimizde onun nesebi pek büyüktür.” “Ecdadı içinde bir melik var mıdır?” “Hayır.” “Peygamberlikten evvel, onu hiçbir yalan ile ittiham ettiniz mi?” “Hayır.” “Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?” “Daha çok halkın zaif ve fakirleri tâbi oluyor.” “Ona uyanlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?” “Eksilmiyor, bilâkis artıyorlar.” “Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?” “Hayır, yoktur.” “Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vâki midir?” “Hayır, vâki değildir. Fakat biz şimdi onunla bir müddet için çarpışmayı bırakarak muâhede yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki ahdini bozmasından korkuyoruz. “Ebû Süfyan sonraları, “Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka birşey ilâve etmek imkânını bulamadım” diyecektir. “Onunla hiç harp ettiniz mi?” “Evet, ettik.” “Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?” “Harp hali aramızda nöbet nöbet olur. Bazen o bize zarar verir, bazen biz ona.” “Sizden, ondan önce peygamberlik iddiâsında bulunmuş bir kimse var mıdır?” “Hayır, yoktur.” “O, size neler emrediyor?” “Yalnız bir Allah`a ibâdet etmeyi ve Ona hiç bir şeyi ortak koşmamayı emrediyor. Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı, doğru olmayı, kimsesiz ve fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde durmayı, emâneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi emrediyor.” Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan`a şöyle dedi: “Nesebini sordum, içinizde yüksek neseb sahibi olduğunu beyân ettin. Peygamberler de zaten böyle kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler. “Ben babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, `Hayır yok` dedin. Eğer babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, `Bu da babalarının mülkünü geri isteyen bir kimsedir` diye hükmederdim. “Ben peygamberlik iddiâsında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını sordum. `Hayır, yoktur` diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen biri olsaydı, `Bu da belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittibâ etmek istemiş bir kimsedir` diye düşünürdüm. “Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, `Ona tâbi olanlar halkın zaifleridir` dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da hep zaten öyle olurlar. “Ben peygamberlik davasında bulunmadan evvel, onun bir yalan söylemiş olup olmadığını sordum. Sen, `Hayır` dedin. Ben ise, kat`i olarak bilmekteyim ki, insanlara karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse, Allah`a karşı da yalan söylemez. “Ben, `Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?` diye sordum. Buna da, `Hayır` cevabını verdin. Îmân da böyledir. Îmânın icabı olan iç ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur. “Benim, `Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?` soruma sen; `Artıyorlar` cevabını verdin. İmân keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu minval üzere gider. “Ben, `Onunla hiç savaştınız mı?` diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin nöbet nöbet değiştiğini, bazen onun size, bazen sizin ona zarar verdiğinizi söyledin. Zaten diğer peygamberler de hep böyledir. Onlar belâlara uğratılırlar. Ama, sonra da güzel ve makbul âkıbet onların olur. “Ben, `O zât ahdini bozar mı?` diye sordum. Sen, `Sözünde durmamazlık etmez` dedin. Peygamberlerin hâli budur. Hiç bir zaman verdikleri sözde durmamazlık etmezler. “Ben, `O size neler emrediyor?` diye sordum.”Sen, `Onun Allahü Teâlâya ibadet etmeyi, Ona hiç bir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiğini` söyledin. Bütün bu anlattıkların peygamberlerin vasıflarıdır. “Eğer o zat hakkında bu söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz o bir peygamberdir. Zaten ben, bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Fakat sizden çıkacağını tahmin etmezdim.276 Bu karşılıklı konuşmadan sonra da, Heraklius açıkça şöyle dedi: “Eğer, onun yanına gidebileceğim mümkün olsaydı, kendisiyle buluşmak üzere her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, hizmet ederek, ayaklarını yıkardım. Yemin ederek söylüyorum ki, onun mülkü, iktidarı şu ayaklarımın altında bulunan yerlere muhakkak gelip ulaşacaktır.”277 Bu sözlere muhatap olan Ebû Süfyan`ı bir korku ve telaş sardı. Dışarı çıkıp arkadaşlarına, “İbni Ebî Kebşe`nin* işi gerçekten gittikçe büyüyor. Şu muhakkak ki, Benû Asfar Hükümdarı bile ondan korkmaktadır”278 dedi.

Arama
Arşiv