Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri Peygamberlerden sonra, insanların en üstünüdür.
Aba giyen Hz. EbuBekir

bir gün peygamber efendimiz(sav) bir fakir için giysi isteyip verecek olan kişi için duada bulunmuştur. hz ebubekirin sadece üzerindeki giysisi vardır eve gider giysisini çıkarır üzerine bir aba giyer ve giysiyi peygamber efendimize yollar.

artık hz. ebubekir evden çıkamıyordur üstünde aba peygamberimizin özlemiyle yanıyordur. arkadaşını birkaç gün göremeyen peygamberimiz onu merak eder ve evine doğruyola çıkar yolda cebrail gelir üzerinde aba vardır peygamberimiz sorar ‘ya cebrail nedir bu üzerindeki aba?’ cebrail ‘sadece ben mi ya rasullallah ebubekirin aşkına gökteki bütün melekler aba giydi’der ve ebubekire iletilmesi için birşeyler söyler.

Peygamberimiz (sav) arkadaşının evine vardığında hz.ebubekir çok heyecanlanır çünkü onu çok özlemiştir. Rasullallah der ki ‘ya eba bekr senden sormamı istedi’ ebu bekir bembeyaz olur korkmuştur bir yanlış mı yaptım ki diye telaşlamıştır ‘ ne sormanı istedi ya rasullallah’ der. peygamberimiz tekrar ‘ya eba bekr senden sormamı istedi’ der ve bunu üç kere tekrar eder. en sonunda peygamberimiz ‘YA EBA BEKR ALLAH SENDEN SORMAMI İSTEDİ EBU BEKİR KULUM BENDEN RAZI MI?? hz ebubekir bunu duyunca odanın içerisinde üzerinde aba ordan oraya koşturarak RAZI OLMAMMI YA RASULLALLAH , RAZI OLMAMMI YA RASULLALLAH der.
Allah Resulu (s.a.v) bir gecede aşılmaz nice mesafeler katetmiş, gitmediği yerlere gitmiş, görmediği yerleri görmüştü. İsra ve mübarek Mi’rac… Mescid-i Aksa’yı görmüş tü ki, bir mübarek beldeydi, ne mübarek beldeydi. Sabah yaşadıklarını anlattı. Kureyş, hani ona emin diyen, güvenen, inanan kureyş yalanladı.

– Hiç öyle şey olur mu ? Bir gecede! Muhammed aklını iyice yitirdi.

– Söylediklerin doğruysa bize Mescid-i Aksa’yı anlat, dediler. Mescidin ayrıntılarını sordular.

Allah Rasulu (s.a.v.) o gece gördüklerinin etkisinden bu gibi ayrıntılarla pek fazla ilgilenmemişti. Canı sıkıldı ki, hiç böyle sıkılmamıştı. Bunun üzerine Allah Teala perdeleri kaldırdı, Mescid-i Aksayı Resulullahın (s.a.v.) gözlerinin önüne getirdi. O karşındaymış gibi anlatıyordu. Kureyş şaşırdı. Çünkü kesinlikle biliyor ki, Hz.Muhammed (s.a.v) oraya hiç gitmemişti.

Şaşkınlığı kısa sürdü, toparlandı, hemen reddetti.
Bu bir büyü, Muhammede büyü yapılmış…
Sonra deliler gibi koşarak Hz. Ebu bekirin (r.a.) yanına vardılar, olanları anlattılar.

O söylüyorsa doğrudur. Anlattıklarına inanıyorum, siz de inanın dedi.

Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazret-i Âişe’nin babasıdır. Hazret-i Ebu Bekirin Resulullah efendimize fevkalade sadâkât ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü Ona karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur. Peygamber efendimiz de onu çok severdi.

Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilafeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-ahir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı, 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefat etti. Cenaze namazını Hazret-i Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Seadete defnedildi.

Hazret-i Ebu Bekir, Resulullahın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. Ona mağara arkadaşı oldu. Mağara’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resulullahın bütün hizmetini O gördü. Medine’deki mescid yapılırken Onunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedakârlıktan geri kalmadı. Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

Peygamber efendimizin; son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Hicri 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshab-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselamdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık olmuştur.

Eshab-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslami ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz Onun hakkında “Göğsümdeki marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebu Bekir’in göğsüne akıttım” buyurmuştur, Böylece O, Muhammed aleyhisselamdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette Onun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde Onun veziri oldu. Bir meselede Eshab-ı kiram ile istişare ederken Hazret-i Ebu Bekir’i sağına, Hazret-i Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi.

Resulullahtan çok feyizlere kavuşmuş, Kur’an-ı kerimin manasına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat Ondan almıştır. Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mana ve hakikatlerine hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshab-ı kiram ve Tabiinin âlimleri, birçok âyet-i kerimelerin tefsirini Ondan alıp bildirmişlerdir.

Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resulullahın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi Ona da verilmişti. Resulullahtan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden Odur. Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmak, Onun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır, insanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı Resulullahtan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilayet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazret-i Ebu Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshab-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

Hazret-i Ebu Bekir’in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların herbiri, Kur’an-ı kerimin, hadis-i şeriflerin ve Eshab-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden sonra olma saadetinin sahibi Hazret-i Ebu Bekir’dir. Çünkü dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şanını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Hazret-i Ebu Bekir’in diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imana gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır.

Resulullah insanları imana davet etti. Ebu Bekri Sıddık iman edenlerin birincisi oldu. Böylece imanda Onun ikincisi oldu. Sonra Hazret-i Ebu Bekir insanları Allah’a ve Resulüne imana çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resulullahın yanında idi. Bedir’de de Onun ikincisidir. Resulullah hastalanınca, Onun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Resulullahtan sonra Onun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep Ona en yakın olma delilleridir. Allahü teâlâ, Resulünün arkadaşı olarak, Hazret-i Ebu Bekir’i Kur’an-ı kerimde bilhassa bildiriyor ve, “O vakit Resulüm arkadaşına, mahzun olma diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazilet yönünden diğerlerinden üstündür.

Hazret-i Ebu Bekir’in ismi geçince, Hazret-i Ömer şöyle dedi:
“Ömrümdeki bütün amelimin Ebu Bekrin, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. Onun o mesut gecesi ki, Resulullah ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, “Allah için, ya Resulallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi, içeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda bir çok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Sonra Resulullaha, içeri girmesini söyledi. Resulullah içeri girdi ve mübarek başını Hazret-i Ebu Bekir’in kucağına koyup uyudu.”

Resulullah efendimiz buyurdu ki:

(Bize her nimeti veren ve iyilik eden kimseye karşılığını verdik. Ebu Bekrin iyilik ve ikramının karşılığını veremedik. Hak teâlâ kıyamette ona karşılığını verir. Ebu Bekrin malının fayda verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fayda vermedi. Eğer ben dost edinseydim, Ebu Bekri dost edinirdim. Lakin bilmiş olun, sizin sahibiniz, Allahü teâlânın dostudur.) [Mesabih]

(Allah, İbrahim aleyhisselamı halil [dost] edindiği gibi, beni de halil edindi. Ümmetimden birini kendime halil edinseydim, Ebu Bekr’i edinirdim.) [Müslim, Tirmizi]

Hazret-i Ömer buyurdu ki:
Ebu Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır ki, Allah Resulüne hepimizden daha sevgilidir.

Hazret-i Ebu Bekir, Resulullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Bir gün kızı Âişe-i Sıddıka validemiz bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında, Resulullahın ayrılığı böyle zayıflattı buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekrin kıymetli nasihatlerinden:

“Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyanet olarak da, en önde yalan gelir.”

“Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek.”

“Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur.”

“Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!”

Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara:
“Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara, ihtiyarlara dokunmayınız, meyve ağacı kesmeyiniz, mamur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecavüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz” diye emirler ve nasihatler verirdi.

Bir hutbesinde buyurdu ki:
“Ey insanlar, Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mümine, İslam’dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”

“Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür.”

“Allahü teâlâdan, kendisini, kıyamet gününde Cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok merhametli ve ince kalbli davransın!”

Bir gün Eshab-ı kirama hitaben buyurdu ki:
“Allahü teâlâ size dünyayı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!”

“Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar.”

“Allahü teâlâya olan halis sevginin zevkine varan, dünyalıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüz çevirir.”

“Kişinin kelamı, aklının beyanı, faziletinin tercümanıdır.”

Bir hutbesinde buyurdu ki:
Bütün hamd ve senalar Allahü teâlâya mahsustur. Ona hamd eder Ondan yardım dilerim. Ondan af niyaz eder, Ona inanır, Ona güvenirim. Hidayeti Allah’tan bekler, sapıklık düşüklük, şüphe ve körlükten Ona sığınırım. Allah’ın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, Onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir rnürşid bulabilir… Bütün varlığımla inanırım ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat Onundur, hamd Onadır. Dirilten de öldüren de Odur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar Onun elindedir, O, her şeye gücü yetendir.

Bütün varlığımla inanırım ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve Peygamberidir. Onu bütün insanlığa bir rahmet ve bütün insanlık için bir dayanak ve delil olarak göndermiştir. O gönderildiği zaman insanlar, olabilecekleri hallerin en kötüsü içindeydiler. Bilgisizlik karanlıklarına gömülmüş durumdaydılar. Dinleri uydurma, davetleri yalan ve sahte idi. Allahü teâlâ hakikat dinini Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ile aziz kıldı.

Ey müminler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. Onun nimeti sayesinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. O halde ey iman edenler! Allah’a ve Onun Resulüne tam uyun! Allahü teâlâ, “Resule uyan, Allah’a uymuş demektir” buyurmaktadır. (Nisa, 3)

Ey iman edenler! Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasihat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelam hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helak olmuştur. Ey insanlar! Büyüklenmekten sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..

Ey insanlar! Çalışın ve nefslerinizi, içinde yer alacakları ahiret için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah’ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın.

Allah’tan korkun, Onun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız.

Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.

Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun. Yardım istenilecek tek kudret sahibi Allahü teâlâdır. Onun dışında hiçbir güç ne yapabilir, ne bozabilir.”

Hazret-i Ebu Bekir’in faziletini bildiren hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

(Ebu Bekir, insanların en üstünüdür. Yalnız Peygamber değildir.) [Deylemi]

(Ebu Bekir’i sevmek ve ona şükretmek her mümine vaciptir.)
[Deylemi]

(Allahü teâlâ, Ebu Bekir’e “Sıddık” ismini verdi.)
[Deylemi]

(Kıyamette, Ebu Bekir’den başka herkese hesap sorulur.)
[Hatib]

(Ebu Bekir’in imanı, herkesin imanları toplamı ile tartılsa, hepsinden ağır gelir.)
[M.Ç.Güzin]

(Göğsümdeki marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebu Bekir’in göğsüne akıttım.)
[Reddi revafıd]

(Her Peygamberin halili vardır. Benim halilim Ebu Bekir’dir.)
[Deylemi]

(Cebrail bana geldi. Elimden tuttu. Ümmetimden birinin, Cennet kapısından içeri girdiğini, bana gösterdi.
Ebu Bekir dedi ki, (Ya Resulallah! Orada, seninle beraber olmak isterim). Ya Eba Bekir! Ümmetim içinden Cennete en önce sen gireceksin, buyurdu.) [Tirmizi]

Sevgi, bağlılık çok oldukça, faydalanmak da o kadar çok olur. Bunun içindir ki, Hazret-i Ebu Bekir bütün Eshabın en üstünü oldu. Resulullaha bağlılığı da, herkesten çok idi. (Ebu Bekir’in üstünlüğü, namaz ve orucunun çokluğu ile değil, onun kalbinde bulunan bir şey iledir) hadis-i şerifinde bildirilen şey, Resulullahın sevgisidir. (İ. Gazali)

Kur’an’da Övülen İnsan

Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk Efendimiz’i (r.a) nasıl öveyim, nasıl anlatayım? Ben kulların en alt derecede olanıyım. Onu, yüceler yücesi âlemlerin yaratıcısı bizzat Allah Teâlâ övmüştür.

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de onu, “İkinin ikincisi, son Peygamber’in arkadaşı, takvâ yolunda en ileri olan kişi” diye tarif etmiş ve övmüştür. “Eğer siz O’na yardım etmezseniz, ikinin ikincisi (iki kişiden biri) olduğu halde [Resûlullah (s.a.v) ve Hz. Ebû Bekir (r.a)] kâfirler onu Mekke’den çıkardıkları zaman Allah ona yardım etmişti. Hani onlar mağarada idiler. O zaman arkadaşına, ‘Üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu.” “Takvâ yolunda en ileri olan cehennemden korunacaktır. O malını verip temize çıktı. Ona göre sırf verdiğinden dolayı mükâfata layık kimse yoktur. Bu sebeple o, verdiğini yüce rabbinin hoşnutluğunu kazanmak için verir.”

Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a)…
Asıl ismi Abdullah… Tertemiz soyu, Peygamberimiz’in (s.a.v) altıncı batındaki dedesi Mürre b. Kâ‘b ile birleşir. Fil yılından iki yıl bir ay sonra dünyaya geldi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) onun hakkında şöyle buyurdu:
“Ebû Bekir’in malı kadar hiçbir malın bize faydası dokunmamıştır.”
“Ümmetimden cennete girecek ilk insan hiç şüphe yok ki Ebû Bekir’dir.”
“Ebû Bekir’in arkadaşlığı kadar bana güven veren bir arkadaşlık ve onun malı kadar bana güvenli olan bir mal olmamıştır. Eğer rabbimin dışında kendime bir dost bulmak isteseydim, bu dost, Ebû Bekir olurdu. Ne var ki din kardeşliği de yeterli bir dostluktur.”

Özellikleri Yüce Bir Dost
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a), erkekler arasında ilk müslüman olan kişi, müslümanlar arasında ilk defa, malının tamamını Allah yolunda harcayan insan, Allah Resûlü’ne gelen maddî zararı, müslümanlar arasında ilk defa karşılayan kişidir.
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a), İslâm tarihinde ilk halifedir, Kur’ân-ı Kerîm’i yazıldığı sayfalardan ve ezberleyen hafızlardan dinleyerek ilk defa kitap haline getiren, İslâm’da ilk kez hazineyi (beytülmal) kuran, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) sonra İslâm dininin en önemli ikinci ismidir.
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a), cennetlik müslümanların adı sayılırken, onun adı Peygamber Efendimiz’den hemen sonra gelen, Peygamber Efendimiz’le (s.a.v) Medine’ye göç eden en önemli ikinci müslümandır. Bu yüzden de kendisine Kur’ân-ı Kerîm’de “İkinin ikincisi” denilmiştir.

Evliyanın İmamı
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Medine’ye hicret ederken Hz. Ebû Bekir Efendimiz de (r.a) yanındaydı. O gün en zorlu bir dönemdi. O, geride kalan ümmeti düşünerek yaşananlara şahit oluyordu. Belki de bu yüzden tedirginlik yaşıyor ve yolculuk süresince her an, işte şimdi Kureyş müşrikleri bizi yakalayacak diye endişeleniyordu. Ama bir beşer olması münasebetiyle…
Ancak yüce Allah, Hz. Ebû Bekir Efendimiz’e, böylesi bir zamanda ne yapması gerektiğini Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) lisanından, vahiy olarak gelen şu ilâhî sözlerle kurtarmıştır:
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
İşte bundan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) meydana gelen korkunun, ancak Allah Teâlâ ile beraber olunduğu bilincine varılmasıyla giderileceğini ona öğretti. Hiç şüphesiz bu şeref, pek yüce bir ahlâkî özellikti. Onun yolunda yürüyen pek çok velî, insanın her an yüce Allah ile birlikte olmasına büyük önem verecekti. Zamanla bu özellik, velîlerin ıstılahında “murakabe” adını alacaktı.
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a), her an yüce Allah ile mânevî beraberliğine devam etmiş olmalı ki, gece namazlarına ısrarla devam ediyordu. Çünkü gecenin sessizliğinde bu hal, ona büyük bir haz verirdi.
İşte sâdât-ı kirâm efendilerimiz de onun bu güzel özelliğini kendilerine örnek almışlar ve Allah Teâlâ’yı gizlice zikretmişlerdir. Çünkü onların, müridlerine öğrettiği zikrin gayesi, insanı her an Allah ile beraber olmaya götürmektir. Onun için gizli zikri (zikr-i hafî) telkin etmektedirler.

Tefekkür Sahibi
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) takvâsının olgunluğu ve Allah sevgisinin çokluğundan dolayı yüce Allah’a çok yalvarırdı. O, tefekkürü bol ve ağlaması çok olan büyük bir sahâbiydi.
Sevgili Peygamberimiz’in hanımı olan kızı Âişe validemiz (r.a), onun hakkında şöyle diyor:
“Ebû Bekir (r.a) yüreği yufka bir kişiydi. Ne zaman Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okusa, göz yaşlarını tutamazdı.”
Bir defasında kendisine içinde bal bulunan bir su kâsesi sunuldu. Verilen bal şerbetine baktı; ağladı, ağladı… Etrafındakileri de ağlattı. Bir ara sustu. Yanındakiler de sustu. Bir müddet sonra Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) yine ağlamaya başladı. Bir türlü göz yaşlarına hâkim olamıyordu. O ağlayınca yanındakiler de ağlıyordu. İnsanlara mânevî coşku (vecd) hali gelmişti. Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) kendinden geçti ve bayıldı.
Bir süre sonra kendine gelince, yüzünü örtüsüne sildi. Etrafındakiler şöyle dedi:
“Seni bu kadar heyecanlandıran neydi? Hepimiz senin öldüğünü düşündük!…” Onlara şöyle dedi:
“Bir gün ben, Allah Resûlü Muhammed Mustafa Efendimiz’le (s.a.v) birlikteydim. Efendimiz (s.a.v) bir şeyi eliyle kendisinden uzaklaştırmaya çalışıyor ve, ‘Benden uzak dur!… Benden uzak dur!…’ diyordu. Ama onun ne olduğunu göremiyordum. Yanında ise hiç kimse yoktu. Daha sonra bu durumu kendisine sordum, bana şöyle buyurdu:
“Dünya ve içindekiler bir şekle bürünüp bana göründü. Onu azarlayıp kendimden uzaklaştırdım. Ama o bana şöyle dedi: Sen benden kurtuldun, fakat senden sonra gelecek olan ümmetin bu dünyalık zevklerden kurtulamayacak.’
İşte ben, o bal şerbetini görünce, dünyalık bir zevke tamah ettiğimi düşündüm. Korktum ve ağladım.”

Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) dünya ve âhiret işlerinde ciddi idi. Sınırı asla aşmazdı. Sahâbe-i kirâm arasında en isabetli görüşleri söylerdi. En güzel rüya yorumunu o yapardı. Ashab arasında sözleri, fiilleri ve değerlendirmesi en mükemmel olandı. İnsanlar arasında Allah’ı en iyi bilen ve Allah’tan en çok korkandı.
Yediklerinin ve içtiklerinin helâl olup olmamasına çok dikkat ederdi. Eğer şüpheli bir lokma ağzına götürmüş olsa, haram olduğunu anladığı esnada onu derhal çıkarırdı.
Bir gün Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) hizmetçisi, kendisine yemek getirmişti. Yemeğe başlayınca, hizmetçisi, “Efendim, daha önce sofraya her getirdiğim yemeği nereden, nasıl hazırladığımı soruyordunuz. Bugün hiç sormadınız” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), “Açlık onu sormamı bana unutturdu” dedi.
Ardından hizmetçisine, “Peki bunları nereden getirdin?” diye sordu. Hizmetçisi, “Efendim, ben müslüman olmadan önce sihir yapardım. Biri bana sihir yapmam karşılığında yemek vaad etmişti. Onlar, şimdi düğün yapıyorlar, bana da yemek ikram ettiler” dedi. Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a), “Bu, sihir karşılığında verilen bir yemek mi?” diye sordu ve istifra etti. Yanındakiler, “Ey Ebû Bekir! Bu haram değil, hırsızlık hiç değil. Bir lokma için niçin kendine bu kadar ıstırap ediyorsun?” dediler. Hz. Ebû Bekir (r.a) şöyle dedi:
“Eğer canım çıkma pahasına da olsa bu lokmayı çıkartırım. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Haram yiyen her ceset, cehenneme daha lâyıktır ve yakındır’ buyurmuştur.”
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) başkaları tarafından övüldüğünü gördüğü zaman şöyle derdi:
“Ey Allahım! Nefsimi sen onlardan daha iyi bilirsin. Beni, onların düşündüğünden daha iyi duruma getir. Onların bilmediği hatalarımı bağışla. Onların, hakkımda söyledikleri övgülerden dolayı beni sorguya çekme.”

Güzel Sözlerinden Seçilenler
Allah rızâsı gözetilmeyen işlerden, Allah yolunda harcanmayan maldan, cahilliğinden ötürü yumuşak huylu olamayan kişilerden ve Allah için yapacağı bir işte insanların kınamasından çekinen kimselerden hayır gelmez.
Bir kimse Allah için nefsine kızarsa, yüce Allah o kişiyi nefsin hilelerinden korur.
Övünmekten sakının. Topraktan gelip yine toprağa gidecek olanın, sonra böceklere yem olacak olanın övünmek neyine.
Sonu cehennem olan bir iyilik, hayır sayılmaz. Sonu cennet olan kötülük de kötülük kabul edilmez.

Vefatı
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) bir gün hastalanınca ziyaretine gelenlerle arasında şu konuşma geçti. Gelenler,“Sana doktor çağıralım mı?” diye sordu.
“Doktor beni gördü” dedi.
“Öyleyse sana ne tavsiye etti?” dediler.
“Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır” dedi.
Daha sonra yanına Hz. Ömer’i (r.a) çağırdı. Yaptığı sohbetle onu ağlattı. Ardından şöyle buyurdu:
“Eğer tavsiyelerimi tutarsan, senin için ölümden daha sevimli gelen bir şey olmaz. Nasıl olsa o, sana gelecektir. Şayet dediklerimi tutmazsan, senin için ölümden daha sevimsiz hiçbir şey olamaz. Ama sen, o sevimsiz gördüğünü yok edemezsin.”
Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a) daha sonra herkese şöyle dedi:
“Darlıkta ve yoklukta daima Allah’ı hatırlamanızı, O’ndan gereği gibi korkmanızı, lâyık olduğu şekilde O’nu yüceltmenizi ve bol bol O’ndan günahlarınızın affı için yalvarmanızı tavsiye ederim. Hiç şüpheniz olmasın, Allah’ın bağışlaması boldur. Allah’ın selâmı üzerinize olsun.”

Hz. Ebû Bekir Efendimiz (r.a)…
21 Cemâziyelâhir 13 (22 Ağustos 634) tarihiydi. Akşam ile yatsı vakti arasıydı. Salı gecesi vefat etti. Vefat ettiğinde ise altmış üç yaşındaydı.
Bu yoldaki mânevî bağ, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk Efendimiz’den Selmân-ı Fârisî (r.a) hazretlerine geçti.
Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.
Allah Teâlâ makamını yüceltsin.

Ebu Bekr-i Sıddık ve Ali bin Ebi Talip’in ‘’radıyallahü anhüma’’ münazarası

Bir gün Ebu bekr-i Sıddık Resulallah Efendimizin Hücre-i Mübareklerinin Kapısına geldiğinde
Ali Bin Ebi Talip de gelmişti. Ebu bekr. Geri durup Ali’ye Buyurduki Ya Ali Önce sen Dahil oL.
(eve gir) Hz. Ali Buyurduki Ya eba bekr Önce sen gir ki Her iyilikte önde olan herkesi geçen sensin
Ebu Bekr Hz.Leri buyurduki Sen önce git ya Ali Rasulallaha daha yakın sensin.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba Bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Rasulallah buyurduki.
Mümmetimden Ebu Bekr’den daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah Fatıma-Tüz Zehrayı
Sana verdiği Gün.
‘’ Kadınların en İyisini Erkeklerin En İyisine Verdim Buyurdu

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba Bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
İbrahim aleyhiselamı görmek isteyen Ebu Bekr’in yüzüne baksın

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Adem A.s’n hilm sıfatını ve yusuf A.s ‘ın ahlakını görmek isteyen Aliyyul Mürtezaya Baksın

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
‘’Ya Rabbi Beni en çok seven ve Eshabımın en iyi Kimdir Mida Eriştiki Ya Muhammed ‘Aleyhiselam’
Ebu bekr Sıddıktır.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
İlmi bir kimseye veririm ki Allahü teala onu sever Bende onu severim yani o aliyyül Mürtezadır yani
İlim şehrinin kapısı sen oldun.

Hz Ali buyurdu ki; Ya eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
Cennet kapıları üzerinde Ebu bekr Habibullah Yazılıdır.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Efendimiz hayber gününde bayrağı sana verdi buyurdu Bu bayrak Melik-i Galibin Ali bin abi Talip’e
Hediyesidir.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
Ya Eba bekr! Sen bana Gören Göz ve İşitir Kulak Gibisin.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Kıyamet günü Ali Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir Cenab-ı Hak Buyururki Ya ,
Muhammed Aleyhiselam Senin baban ibrahim Halil ne kadar güzel babadır.Senin kardeşin
Ali bin Ebi Talip ne güzel kardeşdir.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Rasulallah buyurduki
Kıyamet günü Cennet meleklerinin reisiolan rıdvan adındaki melek Cennet,e girer Cennet,in Anahtarını
Getirir Bana verir Sonra Cebrail A.s Gelip ya Muhammed Cennet!in Ve cehennemin anahtarlarını
Ebu bekr Sıddık’a ver Ebu bekr İstediğinin Cennete Diladiğinin Cehenneme Göndersin der.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Ali Bin ebi Talip Kıyamet günü benım yanımdadır Havz ve kevser yanında benımledir.
Sırat üzerinde benımledir. Cennet’te benımledir. Allahü tealayı Görürken benımledir.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
Eğer Ebu Bekrin imanı bütün müminlerin imanı ile tartsalar Ebu bekr’in imanı ağır gelir.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Ben İlmin şehriyim Ali bunun kapısıdır.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki:
Ben sadıklığın şehriyim Ebu Bekr bunun kapısıdır.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Kıyamet günü Ali bin Ebu Talip Bir güzel ata bindirilir. Görenler acaba bu hangi peygamberdir.
Der. Allahu Teala Bu, Ali bin Ebi Talip Buyurur.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Rasulallah buyurduki:
Ben ve Ebu bekr bir topraktanız tekrar bire olacağız

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Allahü Teala buyurur ki Ey Cennet Senin dört köşeni dört kimseyle bezerim Biri Peygamberlerin ,
Üstünü Muhammed A.s. Biri Allah dan korkanların üstünü Ali. Dir. Biri Fatıma-Tüz-Zehradır.
Kadınların en üstünü Dördüncü Köşesindeki de Temizlerin üstünü Hasen ile Hüseyindir.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Resulallah buyurduki
Sekiz cenneten şöyle ses gelir. Ey Eba Bekr Sevdiklerinile birlikte gel Hepiniz cennete giriniz.

Hz. Ebu Bekr buyuruyor ki; ben bir kimsenini önüne nasıl geçeyimki Rasulallah buyurdu
Ben bir ağaca benzerim Fatıma bunun gövdesidir. Ali budağıdır. Hasen ve Hüseyin Meyvasıdır.

Hz Ali buyurdu ki; Ya Eba bekr! Ben o kimsenin önünde nasıl giderim ki; Rassulallah buyurduki
Allahü Teala Ebu Bekrin Bütün kusurlarının af etsin Çünkü O Kızı Aişeyi Bana verdi Hicrette Bana
yardımcı oldu Bilal-i Habeşi’yi Benım için Azad Etti

O iki server bu münazaraya devam ederlerken Rasulallah Efendimiz Hücre-i Şeriflerinden Seslenip
Buyurdular ki

‘’Ey kardeşlerim Ebu Bekr-i Sıddık ve Aliyyül Mürteza! Artık içeri girin Cebrail s.s Gelmiştir. Ve
haber verirki yedi kat göklerin ve yedi kat yerin ehli size nazar etmekte toplanmışlardır. Eğer siz
kıyamete kadar birbirinizi medh etseniz Allahü Teala yanındaki kıymetini anlatamazsınız.

İkisi birbirine sarılıp birlikte Rasulullahın huzuruna girdiler Rasulullah bunlara teveccüh edip
Buyurdularki Allahü Teala her ikinizede yüzbünlerle rahmet etsin ikinizi sevenlerede yüzbinlerle
rahmet etsin ve düşmanlarınızada yüzbinlerle lanet olsun

 Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Islâm’i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-i Kerim’de hicret sirasinda Rasûlullah’la beraber olmasindan dolayi, “…magarada bulunan iki kisiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina “atik”; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da “siddik” lâkabiyla anilmistir. “Deve yavrusunun babasi” manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b'da Rasûlullah’la birlesir. Anasinin adi Ümmü’l-Hayr Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman’dir. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savasina kadar müsrik kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeligini ve ölümünü görmüstür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm’dan önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini, kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.

Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571′de Mekke’de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için harcamistir. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm’in yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm’i onun dâvetiyle kabul etmislerdir.

Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah’in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

Teymogullari kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir’in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan, sevilen bir kisi idi. Mekke’de “esnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur, Allah’in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

Islâm’i Benimsemesi

Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’in elçisi” oldugunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adiyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: “Allah’in birligine ve senin O’nun rasûlü olduguna iman ettim” demistir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Islâm’i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imani agir basardi ” diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü’min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm’a adamis, bütün hayirli islerde en basta gelmistir.

Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kisileri Islâm’a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram’da müsriklerin saldirisina ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm’i teblige gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari Islâm’a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de Habesistan’a göç etmesini söylemis ve Ebû Bekir yola çikmis; ancak Berkü’l-Gimâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine aldigini ve Mekke’ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir’i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir’in açiktan açiga ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de vermedigini ifade etmisti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’in himayesi yeter.” Böylece onüç yil Mekke’de Rasûlullah’in yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alip Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetistirdikleri zaman; “O dediyse dogrudur.” demistir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, “Siddik” lâkabi verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadasti ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

Iste o “Siddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadas beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.

Hicreti

Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir’in kizi Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke’den ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar. Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma’nin evini aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir. iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah bu sirada Kur’ân’da anlatildigi biçimde söyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis, göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç gün kaldiktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardilar.

Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. iki yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir mi?’ buyurdu. Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardilar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah, “Allah’im Mekke’yi bize sevgili kildigin gibi Medine’yi de bize sevgili kil, hummayi bizden uzaklastir’ diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi. Medine’de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir’in kardesligi Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin insasina katildi. Rasûlullah Islâm’i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi savaslarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’in bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’in en yakininda yer almis olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oglu Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir. Sadece o degil, Bedir’de birçok sahâbî, oglu, kardesi, babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm’i herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’in bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb’in esi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.

Hicretin 9. yilinda Medine’de büyük bir kitlik oldu. Bu arada Bizans imparatoru, sam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda “Vedâ Hacci”nda bulunan Allah’in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.

Hilâfeti

Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile bulusmaya gittigini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’in iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’i alnindan öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma; hatirinda olalim …” dedi. Sonra disari çikip Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan baska ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah’a kulluk edenlere gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’in su buyrugunu hatirlatirim: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir” (Âl-u imrân, 3/144). Allah’in kitabi ve Rasûlullah’in sünnetine sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz” (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra Rasûlullah’in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’in emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldügü yere defnedilir” hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi. Rasûlullah’in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatima’nin evinde Hasimogullari ve yandaslari ile toplandigi ve bey’ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildigi haberini alir almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlügünü bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere aykiridir.

Râsulullah’in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’in bir vasiyeti olsaydi ölünceye kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas’in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine imam tâyin etmistir.

Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’in mirasindan pay almak için gelen Hz. Fâtima’ya, “Rasûlullah’in yaptigi hiçbir seyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtima’nin peygamberin kizi olmasini dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah’in yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî, III, 220). Sonralari Hz. Ali’nin hilâfeti zamaninda Fâtima’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah’in sünnetine nasil itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’in Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptigi konusmada, “Sizin en hayirliniz degilim, ama basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati

Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla Arabistan’da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, “namaz kilariz, ama zekât vermeyiz” diyenlere karsi savas açti. Esvedu’l-Ansi, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah’in hazirladigi, ancak vefâti sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük imparatorlugun, iran ve Bizans’in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde su ibareler vardir: “Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis veren agaçlari kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin, korkmayin.” Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman olmayip da cizye vererek Islâm’in himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamislardir.

Kur’ân-i Kerîm’in Toplanmasi, “Mushaf”in Meydana gelmesi

Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nin birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’in toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur’ân hâfizi idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur’ân’in muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kizi Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü’l-islam’in bütün vilâyetlerine dagitildi.

Vefâti

Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir ayinin basinda hicretten sonra Medine’de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi üzerine yataga düsünce yerine Ömer’in namaz kildirmasini istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer’i halifelige uygun gördügünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah’in yanina -omuz hizasinda olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

Kisiligi ve Yönetimi

Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise’nin rivâyetine göre, “gözü yasli, gönlü hüzünlü, sesi zayif” biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah’in en sadik dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz baglilik örnegi ona “es-Siddik” lâkabini kazandirmistir. O bu olayda “O ne söylüyorsa dogrudur” demistir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa’d, VI, 130 vd.; Ibnu’l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber’i uyandirmamak için sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayi Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir (Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah’in, “insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir’in kapisini açik birakmasi ona verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykiri hiçbir görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbi’n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yasanmamistir. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakim esaslar koyucu degilim” diye kararlarinda çok titiz davrandigi zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te arastirir, orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi’nin ihtilâfa yol açmasinda Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk saymislar, bu daha sonra-birçok “maslahat geregi” diye yapilan degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen -kalpleri Islâm’a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da Islâm’i teblig eden ve müsriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmis, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü’l-Islâm’in baskenti olmus, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü’l-Mal’de toplanmistir.

Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden bazilari söyledir:

“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz birakmayan bir seytanim vardir… Hayir islerinde acele edin, çünkü arkanizdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayir yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayir yoktur… Amelin sirri sabirdir… Hiç kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )

Hazreti Ebubekir’in (r.a.) esas ismi Abdullah idi fakat babasına duyulan saygı nedeniyle Ebubekir olarak bilinirdi. Babası Ebu Kuhafe ve annesi Ümmül –Hayr Selma olarak bilinirdi. Soyağacı kendinden önceki 6. kuşakta Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar uzanırdı.

 572 yılında Mekke’de Kureyş kabilesinin bir koluna mensup olarak doğdu ve orada yetişti. Belli bir yaşa geldiğinde kumaş tüccarı oldu. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yakın arkadaşıydı. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) iddiasının doğruluğuna inananların arasında ilklerdendi ve sıddık ünvanını kazandı. Hayatı boyunca kendini tamamen İslam’ın hizmetine adadı.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.)davasına sıkıca sarıldı ve savaş ve barışta her zaman onun yanında oldu. Hz. Muhammed (s.a.v.) ne zaman bir tavsiyeye ihtiyacı olsa hemen hemen her meselede onun bilge aklına başvururdu. Mekke’den Medine’ye hicret sırasında da Hz. Muhammed (s.a.v.) ile beraberdi. Bu seyahat sırasında Sevr mağarasına sığındıklarında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yanındaki tek arkadaşı o idi.

Kuran-ı Kerim bundan 9.sure 40. ayette sözeder.

Her zaman maddi fedakârlık konusunda önde olmak isterdi. Bir keresinde, Muta savaşı için, Hz.Muhammed (s.a.v.)  acil olarak maddi katkıya ihtiyaç duydu. Hz. Ömer(r.a.) mal varlığının yarısını getirirken, Hz. Ebubekir (r.a.) evinde ne varsa getirdi.

Hz. Muhammed (s.a.v.) onun kızı Hz. Ayşe(r.a.) ile evlendi. Son haccı takiben Hz. Muhammed (s.a.v.) kendini ciddi şekilde hasta hissettiğinde Hz. Ebubekir’e (r.a.) günlük namazları kıldırmasını söyledi. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) cennetle müjdelediği on kişiden biridir.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra Hz. Ebubekir (r.a.) ilk halife olarak seçildi. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ani ölümüne bağlı olarak gelişen çok zor durumlarla ilgilenmek zorunda kaldı.

İlk sorun Hz. Muhammed’in halifesine bağlı kalmaya mecbur hissetmeyen kabile reisleri yüzünden bazı kabileler İslam’dan ayrıldılar. Bununla da kalmayarak yeni kurulan hilafete son vermek üzere Medine’ye saldırmak için hazırlık yapmaya başladılar. Hz. Ebubekir (r.a.) onların niyetlerini öğrendikten sonra askeri güç gönderdi ve isyanı bastırmakta başarılı oldu.

Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r.a.) karşılaştığı ikinci büyük sorun birçok kişinin zekât vermeyi reddetmesiydi ki bu fakirlerin gözetilmesi ve islami devletin ihtiyaçlarının karşılanması için gerekliydi. Hz. Ebubekir (r.a.) herkesden zekât toplamaya yemin etti ve bunu başarmak için bütün gerekli tedbirleri aldı.

Bütün sorunların en tehlikelisi bazı hırslı insanların peygambermiş gibi davranarak islami devlete karşı ayaklanma planlarını başlatmalarıydı. Müseyleme ve Esved Ansi büyük ordular kurdular ve Müslüman topraklarından bir kısmını aldılar. Hz. Ebubekir (r.a.) atik davranarak bu hırslı sahte peygamberlere karşı savaştı. Yetersiz güçlerine rağmen, bu zararlı din tacirlerine karşı Allah onu zaferle ödüllendirdi.

İç karışıklıkların başarıyla üstesinden geldikten sonra, Hz. Ebu Bekir (r.a.) İslam devletinin güvenliğini tehdit eden dış düşmanlara yöneldi. Halid bin Velid komutasındaki İslam ordusu Bahreyn’deki ayaklanmayı bastırdı. Sonra bu ayaklanmayı destekleyen İran ordusu bozguna uğratıldı. İslam ordusu Ajnadan ve Yarmuk savaşlarında Roma ordusunu yendi ve böylece tüm Suriye İslam devletinin kontroluna geçti.

Halifeliğinin bir diğer büyük başarısı Kuran-ı Kerim’in bir araya getirilmesidir. Yazılması ve düzenlenmesi Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından yapılmasına rağmen çeşitli deri, yaprak ve ağaç parçalarının üzerine yazılı durumdaydı. Hz. Ebubekir(r.a.) bütün bu yazılı parçaları bir yere topladı ve Kuran-ı Kerim’in saklanması için hafızları sistemli bir şekilde örgütledi.

Hz. Ebubekir (r.a.) onbeş gün hasta yattıktan sonra 634 yılı 23 Ağustos’ta vefat etti. İki yıldan fazla halife olarak kaldı. Halifeliği sırasında, Hz. Ebubekir (r.a.) iç karışıklık ve dış düşmanlara karşı islami devletin bütünlüğünü başarıyla sağladı. Ayrıca Müslümanları Hilafet sistemi içinde başarıyla birleştirdi.

Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Muhammed’i (s.a.v.) o kadar çok severdi ki onun ölümünden sonra isteklerini yerine getirmek için azami özen gösterirdi. Ömrünün son günlerinde Hz. Muhammed(s.a.v.) kuzey sınırlarını ihlal eden Romalıların üzerine göndermek üzere bir ordu hazırlamıştı. Bu ordu Hz. Muhammed öldüğünde halen Medine’deydi. Hz. Ebubekir(r.a.) halife olduğunda Medine içinde ve dışında kanun ve düzen durumu oldukça hassastı. Bu tehlikeli durum nedeniyle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sahabelerinden birçokları ordunun Romalılar üzerine gönderilmesini uygun görmediler. Fakat Hz. Ebubekir güçlü bir yanıt vererek şöyle dedi.

‘’ Ebu Kuhafe’nin oğlunun ne yetkisi var ki Yüce Peygamber’in başlattığını durduracak’’

HZ. EBÛ BEKİR: Peygamberle Arkadaş Olmak

Bütün oklar Medine’yi gösteriyordu. İşaret verilmiş, yol hazırlıklarına başlanmıştı. Sırası gelenler tarihin ve takvimin seyrini değiştirecek bu yolculukta yerlerini alıyordu. Mekke’nin basıncı o kadar yükselmişti ki, bir pencere açılmasa nefes alıp vermek mümkün olmayacaktı. Kendisi için de vaktin geldiğini düşünüyordu lakabı “Çok samimi” ve “Çok sadık” olan. Samimiyetinin ve sadakatinin gereği kapısını çaldı O’nun ve izin istedi yolculuk için. O ise “Dur bakalım, belki Allah sana bir arkadaş nasip eder,” diyerek erteledi bu yolculuğu. Ta ki bilgisizlik ve karanlık evrene gönderilen ışığı söndürmek için sözleşene kadar. Bu kez kapısı çalınan “çok samimi” ve “çok sadık” olan, gelen ise O’ydu. Demek birlikte yola çıkacaktılar! Demek yol arkadaşıydı! Bir peygamber! Ebû Bekir Sıddîk sevinçten ağlıyordu…

Peygamberliğini açıklar açıklamaz inanmıştı O’na. Bir an bile tereddüt etmemişti. O söylüyorsa doğruydu. Kendisine, “Arkadaşın akıl almaz şeyler söylüyor, Kudüs’e bu gece gidip geldiğini, göklere çıktığını anlatıyor,” dediklerinde, “O mu söylüyor bunu?” diye sormuş, “Evet!” cevabını alınca “O söylüyorsa doğrudur!” demiş ve soluğu Hz. Peygamberin yanında almıştı. O sırada Hz. Peygamber Mescid-i Aksa’yı anlatıyordu. Sözünü tamamlayınca Hz. Ebû Bekir (ra), “Doğru söylüyorsun ya Rasûlallah!” dedi heyecanla. Ve o günden sonra “Sıddîk” denildi Hz. Ebû  Bekir’e; yani “Çok samimi” ve “Çok sadık” olan! Kudüs’e gitmenin lafı mı olurdu, o daha büyük hususlarda tasdik ediyordu arkadaşını. Gökten vahiy geliyordu O’na gece gündüz! O söylüyorsa doğruydu!

Hz. Ebû Bekir Habeşistan’a hicret için yola çıktığı günü hatırladı. Yolda İbnu’d-Dağne’ye rastlamış, Mekke’nin Ebû Bekir gibi değerli bir kişilikten mahrum kalmasına gönlü razı olmayan İbnu’d-Dağne Müslüman olmamasına rağmen Ebû  Bekir’i himaye ederek Mekke’ye geri dönmesini sağlamıştı. Ancak bir şartı vardı müşriklerin, ibadetini evinde yapacak, dışarıda Kur’ân okumayacaktı. Zira O’nu dinleyen insanlar etkilenip Müslüman oluyordu. Başlangıçta bu şartı yerine getirdiyse de bir süre sonra dayanamayıp evinin bahçesinde Kur’ân okumaya başlamış, bu yüzden İbnu’d-Dağne’nin uyarısına maruz kalmıştı. Seçimini yapmalıydı. Ya himaye, ya Kur’ân. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı vermişti ona: “Himayeni iade ediyorum. Ben Allah’ın ve Peygamberinin himayesine razıyım!”

İşte Allah’ın ve Peygamberinin himayesinde başladı büyük yolculuk. Peşlerindeydi bilgisizlik. Hem de bir servet vaat ederek bulanlara. Halbuki bir gerçeğe tanık olmuştu üç gün üç gece saklandıkları mağara. Yalnız değillerdi. O her dediği doğru olan Peygamber söylemişti: “Lâ Tahzen! İnnallahe Maanâ!” O halde kimse dokunamazdı O’na. Rahat bir nefes aldı Ebû Bekir. İlk önce o girmişti mağaraya Peygamberine bir şey olur diye. Elbisesiyle tıkamıştı topraktaki delikleri yılan olur korkusuyla. Elbisesi yetmemişti de, topuğuyla tıkayıp geçirmişti geceyi. Himaye mağaradan sonra da devam etmiş peşlerine takılan bir atlı tam onları yakalayacakken batmıştı kumlara. Nasıl bir peygamberdi O! Ne muhteşem koruma!

Sonunda Medine’ye doğdu ay. Hz. Ebû  Bekir, o cömert arkadaş yanında getirebildiği dirhemlerle satın aldı yetimlerden Peygamber Mescidi’nin arsasını. Nasıl da severdi bu yolda harcamasını! Müşriklerin kızgın taşlar altında ezdiği Bilal’i beş ukiyye altın karşılığında kurtarıp azat etmişti de,“Bir ukiyye altın versen onu yine satardık!” demeleri üzerine, ” Şayet yüz ukiyye isteseydiniz, onu yine alırdım!”demişti. Tebük Savaşı’ndan önce dört bin gümüş dirhemle Peygamberinin huzuruna gelmiş, Hz. Peygamberin “Ev halkına ne bıraktın?” sorusunu: “Allah ve Rasûlunu!” diyerek cevaplamıştı.

Zira o dünyayı değeriyle ölçebiliyor, düşman ordusundan değil, nefsin üzerine yürüyüp kuşatmaya çalışan dünyadan korkuyordu Müslümanlar için. “Gördüm ki dünya size doğru gelmekte. Niçin geliyor! Kuşatmak için sizi! Bana öyle geliyor ki, sizler de ipekten perde ve döşemeler, atlastan yastık ve şilteler edinecek ve yün yataklarda yatmaktan, diken üzerinde yatıyormuşçasına acı duyacaksınız.” diyor, “Gençlikleriyle övünen delikanlılar nerede? Medâin şehrini kurup etrafını surlarla çeviren krallar nerede? Nerede savaş meydanlarında zafer kazananlar? Zaman onları yok etti. Şimdi onlar, mezarlarının karanlığındadırlar. Acele etmelisin acele! Kurtulmaya bak, kurtulmaya!” diye haykırıyordu. Ve bu yüzden Hz. Ömer şu olayı anlatıyordu: “Medine’nin dış mahallelerinden birinde âma bir ihtiyar kadın vardı. Her gün ona uğrayıp yardım etmek isterdim. Fakat ne zaman gitsem, benden evvel birinin uğrayıp her işi yaptığını görürdüm. Merak ettim, her gün bu sevabı işleyen kimdir diye. Bir gün çok erkenden yanına uğradım ihtiyarın. Ne göreyim! Bu hayrı işleyen Ebû Bekir değil mi!”

*   *   *

Bir Mayıs günü ağaçların özsuları köklerden dallara doğru tırmanırken minberin merdivenlerinde yükseliyordu O. Söylediği her sözü gönül mahfazalarında bir mücevher gibi saklayan sahabeler dikkat kesilmiş bekliyordu. On bir yıl geçmişti hicretin üstünden ve efendileriydi kalplerini çarptırarak minberde yükselen. Heyecanları ölçülemeyecek kadar büyüktü. Çünkü her yükseliş yeni haberler getiriyordu gökten. Rahmetin yıllardır yağdığı bu ravzada çıt çıkmıyordu yine. Ta ki Hz. Ebû Bekir’in kalbine bir yıldırım düşene kadar minberden. Hz. Peygamber, yüce Allah’ın bir kulunu dünya ile kendi yanında olandan birini tercih etmekte serbest bıraktığını, o kulun da Allah’ın yanında olanı tercih ettiğini söylediğinde olan olmuş, Hz. Ebû Bekir önce hiç kimsenin duymadığı bir gök gürültüsüyle sarsılmış ve arkasından yaşlar boşanmıştı gözlerinden. Hastalandığını herkes bilse de ilk o hissetmişti ayrılık vaktini. Anlamıştı, O kuldu Rasûl-i Ekrem. Hz. Peygamber hıçkırıkların susmasını istemiş, Ebû Bekir’in kapısı dışında mescidin avlusuna açılan bütün kapıların kapatılmasını emretmişti. Ardından İslâm’a ondan daha yararlı bir kimse tanımadığını belirterek insanlar arasında bir dost edinecek olsa Ebû  Bekir’i tercih edeceğini söylemiş, namaza çıkamayacak kadar şiddetlenince hastalığı, imamlığı Ebû  Bekir’e terk etmişti. Hz. Peygamberin yerine geçmek… O istemeseydi tahammül edemezdi. Yükü ne kadar ağırdı! Ve ne kadar sevinmişti bir sabah namaza durduğunda yanında! Şükür Peygamber iyileşmişti! Sevinç yeniden dalgalandı ravzada. Sahabeler yeniden canlandı. Ebû  Bekir izin aldı Rasûl’den evine gelmek için. Birkaç saat sonra tam gidecekken evine o haber ulaştı kendisine: Ayrılmıştı. Kavuşmak için Rabbine.

Hz. Ebû Bekir son peygamberin evine koşuyor. Efendisinin yüzünü açıp öpüyor son kez alnından. “Ölümün de hayatın gibi güzel ve temiz!” diye inliyor. Omuzlarını çatırdatan sorumluluğu olmasa hiç ayrılmayacak. Halbuki onu bekleyenler var mescitte Peygamber nasıl ölür diye şaşıran! Yetişmeli Ebû Bekir, acının yanlış sözler söyletmesine izin vermemeli. Bunun için yarasını küreyip kükremeli gerçek adına: “Kim Muhammed’e tapıyorduysa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim ki Allah’a tapıyorsa Allah bâkî ve ebedîdir!” İşte bu söz ve peşinden okuduğu âyet yatıştırıyor ruhları. Ebû Bekir’i ezen sorumluluktan onlar da paylarını alıyor. Zaman akmakta ve yapacak çok şey var. O halde geç kalmamalı. Şûradan Ebû  Bekir çıkıyor. Peygamberin cennetle müjdelediği yol arkadaşı! Ve çıkıyor Ebû  Bekir kutlu minbere… ” Ey insanlar! En iyiniz olmadığım halde yönetiminizi üstlenmiş bulunuyorum. İyi yönetirsem bana yardımcı olunuz; kötü yönetirsem beni uyarınız ve düzeltiniz,” diyerek başlıyor konuşmasına, başa geçenlerin söylemekten korkacağı sözlerle. Sonra şöyle devam ediyor iktidarı yani gücü tanımlayarak: ” Zayıflarınız benim nezdimde kuvvetli sayılır, onun hakkını başkalarından alıveririm. Güçlüleriniz bana göre zayıf demektir, onlardan başkalarının hakkını alırım!”

Söylediklerini yapıyor Ebû  Bekir. Hz. Peygamberin Suriye üzerine göndermek istediği orduyu O’nun tayin ettiği genç komutan Üsâme’nin atının yanında yürüyerek uğurluyor aldırmayarak itirazlara. ” Gençtir, azatlı kölenin oğludur.” diyenleri, “Peygamber uygun bulmuştur!” diye cevaplıyor. Zekatını vermeyen bedevilere fakirlerin hakkı için, Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra türeyen yalancı peygamberlere gerçek için savaş açıyor. Ancak savaşırken bile ilkelerine sahip çıkmasını istiyor Müslümanların. Yeryüzünün bütün komutanlarına sesleniyor Üsâme’nin zatında: ” Zulmetmeyiniz. Kimsenin azasını kesmeyiniz. Çocukları, ihtiyarları, öldürmeyiniz. Ağaçları kesip yakmayınız. Yemiş veren ağaçlara dokunmayınız. Hayvanları gıdadan başka bir maksat için kesmeyiniz. Yolda manastırlara çekilmiş adamlara rast geleceksiniz, onları kendi hallerinde bırakınız.”

2 sene, 3 ay, 10 gün sürüyor Ebû Bekir’in halifeliği. Bu kısa zamanda fitneler bastırılıyor, fetihler yapılıyor, hafızların gazalarda şehadetiyle Kur’ân’dan bir şeyler kaybolur korkusuyla sayfalara yazılı olan âyetler başta vahiy katipleri olmak üzere büyük sahabelerden oluşan bir heyetin nezaretinde toplanıp mushaf haline getiriliyor. Devlet malı titizlikle korunuyor. Övgüden hoşlanmıyor Ebû Bekir ve kendisini övenleri duyduğu zaman şöyle yalvarıyor Rabbine: “Allah’ım! Beni benden iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan iyi tanırım. Beni onların zannettikleri gibi hayırlı bir kul yap!” Fakat hepsinden öte süt sağıyor halife! Halife olmadan önce yaptığı gibi. Halife olduktan sonra mahallenin kız çocuklarından birinin “Artık bize süt sağmaz!” dediğini işitince, “Yine sağıveririm kızım!”diyor gülümseyerek. Ve ekliyor: “Mevkiin beni eski halimden ve gidişatımdan ayırmamasını Allah’tan dilerim.”

Asıl adı : Abdullah. künyesi ile tanınır. Sonra da Sıddık ve Atik lakaplarını aldı.

Babasının adı: Osman. Ebukuhafe künyesini taşır.
Anasının adı: Selma. Ümmülhayr künyesi ile tanınır. Nesebi: Hem ana, hem baba tarafından Müreb b. Kaab’de peygamber (S.A.V)’in nesebi ile birleşir.
Kureşi teymi kabilesine mensuptur.
Resulü Ekrem (S.A.V)’den sonra bu altın silsilenin en yüce, noktası, büyük iman… Ve yine peygamberlerden sonra, insanlığın en üstünü ki; Onun için 0, şöyle buyurdu: “Güneş, peygamberlerden sonra, Ebu Bekir’den üstün bir baş üzerinde doğup batmadı.”
Bir insan için Kur’an’da anılmaktan daha yüce bir paye olduğunu bilen varsa beri gelsin…Kur’an çeşitli ayetlerle Onun tanımını yapar: “Kalbine huzur ve itminan indirilen ikinin ikincisi…”

“Doğruyu (Kur’an’ı) getiren kimseye (Resulullaha (S.A.V)) ve O’nun doğruluğunu tasvip edenlere gelince..,”
Ayrıca başka ayetlerde de: “Takva sahibi…”, “Mal harcayan..” olarak hep o anlatılır. Eğer topyekün insanlık onun için bir tek kelime konuşmasaydı bile, Ona değil bir kaç ayet, bir tek ayet bile yeter artardı… Onun yüceliği -nass-la sabit oluyor böylece…
Eşrefi mahlukat (S.A.V), en açık ve seçik şekli ile O’na; “Sıddık” lakabını vermişti. Neden mi? Okuyalım: Mi’rac gibi o devirde olduğu kadar, bu devrin bile çoğu cüce akıllılarınca gülerek reddedildiği bir hadisede, Onun evinin önüne toplanan putperestlerin istihzai bir eda ile:

-”Bu da mı doğru?” deyişlerine

-”Tüm bunları kim söyledi?”

-”O.”

-”0 dedi ise doğrudur.”

Aklın çöktüğü, fikrin iflas ettiği bir hengamda eğer sözlü inkılab diye bir şey olursa; bu sözlerden daha büyük inkılab yapmış söz olmayacaktı.
Bunun içindir ki tasdik edilen 0 büyük nur, tasdik edene;
Sıddık tacını giydirir. Artık 0; Ebubekir Sıddık’tır.

Sıddık; tasdik edici, doğrulayıcı…
Asıl sıddıklık, yukarda anlatılmaya çalışıldığı gibi aklın ve fikrin iflas ettiği andan itibaren başlar ki, peygamberlikten sonra en yüce makam olarak her makamın üstüne çıkar. Bunu İmam-ı Rabbani’den daha iyi anlamaya çalışalım: Müceddid’i Elf-i Sani diyor ki: “Velilik makamının üstünde olan Sıddıkıyet mertebesi, batın irfanının Şeriat’a mutlak uygunluğunu belirtir. Bu makamın üstünde yalnız vardır. Peygamberler peygamberine (S.A.V) vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddık’a vasıtasıyla gelir. Bu makamdan aşağı her derecede bir parça manevî sekr (sarhoşluk) daima mevcuttur. Tam ve kamil , tam ve mükemmel ölçü, tam ve kamil erme, yalnız Sıddıkiyet makamındadır.”

Büyük nur sahibine Sıddık sorar: “Cennetin bütün kapılarından çağrılacak biri var mıdır ya Resulullah?”

-”Evet ya Ebubekir, senin bütün kapılardan çağrılmanı dilerim.”

-”Ümmetimden cennete ilk giren insan, muhakkak ki sen olacaksın Ya Ebubekir.”

Allah (C.C) Resulü (S.A.V) “Ey itminan’a kavuşmuş nefs” mealindeki ayeti okudu.

Ebubekir: “Ey Allah (C.C)’ın Resulü (S.A.V), bu çok güzel bir ayet.”

-”Evet ya Ebubekir, ölüm anında sana, bu ayeti okuyacak…”

Biraz da Sıddık’tan:
Diyordu ki: “Takva; akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakk’a asi olmak; ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek; en üstün doğruluk, sayılır. Hıyanet olarak da; en önde yalan gelir.”
Birine öğüt veriyordu, sonunda dedi ki: “Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklına koy. Kaybolmamasına dikkat et. Ölümü özüne sevdir nasıl olsa gelecek.”

- Derdi ki: “Kulun kalbine dünya sevgisinden (süsünden) bir şey girse, Allah (C.C) ona darılır. Bu.dargınlık, o süsten ayrılıncaya kadar devam eder.”

Dedi ki: “Keşke ben, koparılan sonra da yenen bir bitki olsaydım.”

Çok kere dilini parmak ucu ile tutar ve şöyle derdi: “Kapılıp gittiğim bütün felaketlerin sebebi budur.”
Hilafeti aldıktan sonra ashaba şu hutbeyi okudu: “İşlerinizi çevirmek için başınıza geçtim, böyle olmam, sizin en hayırlınız olduğum manasına alınmasın… Bana daima yardım ediniz. ‘Doğrulukta devam ettiğim müddet; Bana uyunuz. Kaydığımı görünce de, bana kıyım hakkınızdır”

Hüznü ve Allah’a (C.C) karşı korkusu fazla idi. Bu hali icabı içi daima yanıktı… yanında duranlar, yanık ciğer kokusu alırlardı.
Hz. Ebubekir muhtelif zamanlarda evlenmiş, zevcesi Katil’eden; oğlu Abdullah ile kızı Esma. Diğer zevcesi Ümmü Rumman’dan Hz. Aişe ile oğlu Abdurrahman. Diğer zevcesi Esma’dan; Muhammed bin Ebubekir, Cüneybe binti Harice’den de; Ümmü Gülsüm doğmuştur.

Kur’an’ın Cem’i, Tertibi ve cilt haline getirilmesi gibi en yararlı işlerden biri onun devrindedir.
Yine İfta mahkemelerinin açılması onun devrindedir.

Şeriata o kadar bağlı idi ki, zekat vermemek gibi bir harekete karşı, en katı şekliyle üstüne gitmiş ve bir anda irtidadı ortadan yok etmiştir.
Vefatlarına yakın hasta yatağında… dediler:

-”Sana bakmak için bir tabip çağıralım mı?”

-”Tabip bana baktı.”

-”Ne dedi?”

-”Muhakkak ki dilediğimi yaparım.”

Pazartesi günü akşam da dünyasını değiştirdi.
H.13 M.634.

 

 
Arama
Arşiv