Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe:
Hz. OSMAN

Hz. Osman, Müslüman olmadan önce ticâretle uğraşırdı. Zengin bir tüccârdı. Cemiyette, sevilen, sayılan bir kimseydi. İ’tibârı yüksek idi. Hz. Ebû Bekir’in de arkadaşı, yakın dostu idi. Önemli işlerinde ona danışır, onun fikrini alırdı. Câhiliye devrinin pisliklerine bulaşmadı. 
Peygamber kızı olsa gerek
Müslüman olmasını şöyle anlatır:

Benim firâset sahibi olan bir teyzem vardı. Hastalandığında ziyâretine gitmiştim. Bana dedi ki:

- Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın. Bu kız çok güzel olup, sâliha biridir. Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek.

Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim. Çünkü, peygamber olarak bildiğim kimse yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi. Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti:

- Merak etme, O kimseye cenâb-ı Haktan vahiy gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük çekmiyeceksin!

- Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun. Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar.

- Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği bildirildi. Artık halkı hak dîne da’vete başladı. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dînine girer kurtulursun. O’nun dîni, bütün âlemi aydınlatacaktır.

Bu mes’ele benim zihnimi çok meşgûl etmeye başladı. Her önemli mes’elede fikrini aldığım, Hz. Ebû Bekir’e koştum. Teyzemin söylediklerini kendisine aynen bildirdim. Bana dedi ki:

- Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman, sen akıllı adamsın. Hiç görmiyen, işitmiyen, fayda veya zarar veremiyen şeye nasıl tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabûl edilir?

- Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun. Ben de bu mantıksızlığın farkındayım. Fakat çâre bulamamıştım.

- Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzûruna götüreyim, sen de îmân et!

Cennete da’vet eder

Beraberce Resûlullahın huzûruna vardık. Bana buyurdu ki:

- Yâ Osman, Hak teâlâ seni Cennete misâfirliğe da’vet eder. Sen de bu da’veti kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.

Resûlullahın, güleryüzle gâyet samîmî bir şekilde yaptığı bu da’vet üzerine, hemen büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip, Müslüman oldum.

Daha sonra Resûlullaha, Şam’a gittiğimde gördüğüm rü’yâyı anlattım. Rü’yâmda, “Ey insanlar, uyanın! Ahmed Mekke’de zuhûr etti” diye nidâ işitmiştim. Sonra da Mekke’ye gelince de, teyzem bana Resûlullah efendimizden haber vermişti.

Hz. Osman, çok cömert idi. İyilik yapmayı, muhtaç kimselerin ihtiyaçlarını görmeyi çok severdi. Güzel hâllerinden dolayı, Resûlullah efendimiz kendisini çok severdi.

Peygamber efendimiz, Eshâbının ileri gelenlerinden çoğunun bulunduğu bir toplantıda, sohbet buyururken: 

- Herkes dostunun yanına varsın, buyurdu.

Sen benim sevdiğimsin

Herkes sevdiği arkadaşının yanına gitti. Peygamber efendimiz de, Hz. Osman’ı yanına alıp buyurdu ki:

- Sen, dünyada ve âhırette benim sevdiğimsin.

Hz. Âişe anlatır:

Resûlullah efendimiz, bir gün istirahat ediyordu. Bu sırada Hz. Ebû Bekir içeri girmek için izin istedi.

İzin verilip içeri girdi. Resûlullah hiç hâlini değiştirmedi. Sonra, Hz. Ömer izin alıp içeri girdi. Yine hâlini değiştirmedi. Uzanmış vaziyette iken onlarla sohbet ettiler.

Daha sonra, Hz. Osman kapıya gelip içeri girmek için izin istedi. Peygamber efendimiz oturdular. Hz. Osman’ı bu şekilde kabûl ettiler.

Hepsi gittikten sonra sordum:

- Babam Ebû Bekir ve Hz. Ömer içeri girdiklerinde hiç hâlinizi bozmadınız. Fakat Hz. Osman içeri girince, oturdunuz. Bunun sebebi nedir?

- Meleklerin hayâ ettikleri bir kimseden ben nasıl hayâ etmem.

İbni Mes’ûd hazretleri anlatır:

Bir gün gazâda, Resûlullah ile beraberdim. Yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeydi. Resûl-i ekrem bu hâle vâkıf olunca buyurdu ki:

- Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızık gönderecektir.

Hz. Osman bu sözü işitince, “Resûl-i ekremin her sözü muhakkak doğru çıkar” diye düşünüp, yiyecek bulmaya çalıştı. Bu rızkın gelmesine sebep olmak ve Resûlullahı memnûn etmek istiyordu.

Bunlar nedir?

Bir yerde dört deve yükü yiyecek buldu. Bunu yüksek fiyatla satın alıp, Resûlullahın huzûruna getirdi. Peygamber efendimiz Hz. Osman’a sordu:

- Yâ Osman! Bunlar, nedir?

- Osman’dan Allahü teâlânın Resûlüne hediyedir.

Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden yerine gelince, mü’minler sevindiler, münâfıklar mahzûn oldular. Server-i âlem hazretleri mübârek ellerini açıp, şöyle duâ ettiler:

- Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver.

Hz. Osman muhtaç olanlara bol bol yemek yedirirdi. Fakat kendisi evde sirke ve zeytinyağı yerdi. Yola giderken, devesinin arkasına kölesini de alırdı. Peygamber efendimiz şöyle duâ buyurmuştur:

- Yâ Rabbî! Osman’ın geçmiş ve gelecek gizli, âşikâr bütün günâhlarını affet.

Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahûdîye âit idi.

Yahûdî, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu.  
Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı.

Cenneti müjdeliyordu

Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu. Kuyuyu satın alıp, Müslümanlara sebil edecek kimsenin, Cennette karşılığını kat kat alacağını müjdeliyor, açıkça Cenneti va’dediyorlardı. Bu müjdeyi işiten Hz. Osman, hemen Yahûdînin yanına varıp, pazarlığa başladı.

Yahûdî, Müslümanların mecbûren bu kuyuyu satın alacaklarını bildiği için, ödenmesi mümkün olmayan bir fiyat istedi. Bu duruma Hz. Osman çok üzüldü. Fakat ne yapıp yapıp bu kuyuyu satın alarak Resûlullahı memnun etmek istiyordu. Yahûdîye dedi ki:

- Senin dediğin fiyatla bu kuyuyu ben satın alamam. Sana bir teklîfim var. Gel seninle beraber ortaklaşa bu kuyuyu işletelim. Böylece kuyu elinden çıkmamış olur. Kuyunun yarı hissesini bana sat. Birgün sen, birgün ben kuyuyu işletelim.

Yahûdî, işin neticesinin nereye varacağını anlayamadı. Teklîf çok hoşuna gitti. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi. Kuyunun başında bir gün Yahûdî, diğer gün Hz. Osman durup, su veriyorlardı. Yahûdî yine yüksek fiyatla suyu satıyor, Hz. Osman ise bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra Hz. Osman’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı.

Dolayısıyla ertesi gün Yahûdîye gelen olmuyordu.Yahûdî oyuna geldiğini anladı. Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hz. Osman’a satmak istedi. Fakat Hz. Osman kabûl etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklîf etti. Hz. Osman yine kabûl etmedi. Biliyordu ki, Yahûdî mecbûren bu kuyuyu satacaktı. Çünkü başka çâresi yoktu. Daha sonra Yahûdinin ısrârına dayanamıyarak, ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi. Peygamber efendimiz, bu habere çok sevinip Hz. Osman’a hayır duâ ettiler.

Her adımına bir köle

Hz. Osman, her fırsatta, Peygamber efendimizi memnûn etmek, O’nun mübârek duâsına mazhâr olmak için fırsat kollardı.

Bir gün Hz. Osman, Resûlullah efendimizi evine da’vet etti. Resûlullah buyurdu ki:

- Yalnız beni mi da’vet ediyorsun?

- Eshâb-ı kirâm da da’vetlidir.

Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî hazretlerini, bütün Eshâbına haber vermesi için yolladı. Kendisi de Hz. Ali ile, Hz. Osman’ın evine doğru yürümeye başladı.

Hz. Osman geriden, Peygamber efendimizin adımlarını sayıyordu. Resûlullah bunu fark edip, sebebini sorduğunda, şu cevâbı verdi:

- Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd edeceğim.

Da’vetten sonra da, saydığı adım kadar köle azâd etti.

Hz. Ömer’den sonra üstünlük sırası, Hz. Osman-ı Zinnûreyn’e gelir. Bunun hilâfeti de ümmetin icmâ’ı ile sâbittir.

Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları Müslüman olmaya da’vete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullahın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullahı sıkıntıya düşürmek istediler.

Osman’a verirdim

Bunun üzerine vahiy gelerek Rukayye Hz. Osman’a nikâh edildi. Rukayye, Bedir savaşından sonra vefât edince, Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hz. Osman’a nikâh edildi. Bu bakımdan ona, Peygamberimizin iki kızıyla evlenme ni’metine kavuşmuş olduğu için, iki nûr sahibi ma’nâsına “Zinnûreyn” denilmiştir.

Resûlullah efendimiz, ona, birbiri ardınca, iki kızını vermiştir. İkinci kızı vefât edince;

- Bir kızım daha olsaydı, onu da Osman’a verirdim, buyurmuştur.

İkinci kızını verdiğinde, Hz. Osman’ı gâyet medhetmişti. Düğünden sonra kızı dedi ki:

- Ey benim gözümün nûru babam! Hz. Osman’ı gâyet medheylediniz. Buyurduğunuz kadar değil.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz kızına buyurdu ki:

- Ey benim kızım! Osman’dan gökteki melekler hayâ ederler. Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur.

Başka bir zaman da:

- Ben Allahü teâlânın huzûrunda, Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım, buyurdu.

Bir başka zaman da:

- Bütün peygamberler, hayatlarında bir kimse ile iftihâr etmiştir. Ben de Osman bin Affân ile iftihar ederim, buyurdu.

Resûlullah, Hz. Osman’a buğzeden bir kimsenin cenâze namazını kılmamıştır.

Hakkında âyet nâzil oldu

İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan Müslümanlar çoğalıp Medîne’ye geliyordu. Peygamberimizin mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Bizim mescidimizi bir zrâ genişleten Cennete gider.

Hz. Osman dedi ki:

- Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ olsun! Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum.

Mescidi 40 zrâ ya’nî 20 metre genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine, “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler ta’mîr eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki Tevbe sûresi 18. âyeti nâzil oldu.

Hz. Osman, Peygamber efendimizin vahiy kâtiplerinden idi. Güzel yazar, güzel konuşurdu. Hitâbeti kuvvetli idi. Kur’ân-ı kerîmi çok okurdu. Ezberi çok ileri derecede idi. Namazda, bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hz. Osman’dır. Çok okuduğu için elinde iki mushaf eskimiştir. 

12 sene hilâfet makâmında kalan Hz. Osman, çok cesûr idi. Hiçbir felâket karşısında sarsılmamıştı. Bunun için halîfeliği çok başarılı geçmiştir. Bilhassa halîfeliğinin ilk yılları, İslâm târihinin altın yılları olmuştur. Devrinde birçok yerler fethedilmiştir. Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs adası ve Kuzey Afrika’nın birçok yerleri, O’nun devrinde İslâm topraklarına katılmıştır.

Resûlullah efendimiz haber verdi

Hz. Osman, herkese lâyık olduğu vazîfeyi verirdi. Onun ta’yîn ettiği vâliler, askerlikte ve memleketleri fethetmekte, en seçme kimselerdi. İslâm memleketleri batıda İspanya’ya, doğuda, Kâbil ve Belh’e kadar genişledi.

Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâma, meydana gelecek fitneleri zikrediyordu. O sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu. Server-i âlem buyurdu ki:

- O fitne günü bu şahıs, hidâyet üzere olacaktır.

Kalkıp o şahsa baktılar. Osman bin Affân idi.

O şahsı Resûl-i ekreme göstererek dediler ki:

- Yâ Resûlallah. Bu mudur?

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Evet.

Yine aynı husûsta Hz. Âişe-i Sıddîka’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki:

(Yâ Osman! Allahü teâlâ sana hilâfet denen bir gömlek giydirecek. Eğer münâfıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşuncaya kadar sakın onu çıkarma!)

Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hz. Osman, muhâsara edildiği zaman halîfelikten çekilmemiştir.

Halîfeliği sırasında adâlet ile davranmaya çok dikkat ederdi. Birgün bir gencin kulağını çekti. Gencin kulağı acıyıp şöyle dedi:

- Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz.

Benim kulağımı çek

Bu söz Hz. Osman’a çok te’sîr etti. Buyurdu ki:

- Ey genç, sen de benim kulağımı çek, ödeşelim.

Genç, Hz. Osman’ın kulağını çekti. Hz. Osman;

- Biraz daha çek, buyurunca, genç dedi ki:

- Siz Kıyâmet gününü düşünerek korktunuz. Ben de o günkü hesaptan korkuyorum.

Hz. Osman buyurdu ki:

- On şey çok zâyi olmuştur: Suâl sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabûl edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, Allah yolunda dağıtılmayan mal, binilmeyen vâsıta, dünyayı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür.

Hz. Osman zamanında İslâm dünyası çok genişledi. Bütün Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Irak, Hindistan, Çin, Buhara, Türkistan, İran İslâmın idâresi altına girdi. İslâm sancağı İstanbul surları önüne kadar götürüldü.

Fethedilen yerlerdeki halk seve seve Müslüman oluyordu. Böylece Müslümanların sayısı milyonları buldu. Müslümanların bu kadar çoğalması, her milletten insanın bulunması sebebiyle, karışıklıklar da baş göstermeye başladı. Münâfıklar, Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye başladılar.

İbni Sebe yapıyordu

Yahûdîler ve diğer İslâm düşmanları, Müslümanları birbirine düşürmek için el birliği ederek gece gündüz çalışıyordu. Bunların elebaşılığını da Yemenli bir Yahûdî olan, Abdullah bin Sebe yapıyordu.

Mısır’da fitneci kimseleri başına topladı. Kurduğu bir teşkilâtla, câhil ve başıboş Mısır kıptîlerini dünyalık şeylerle kandırarak, çapulcu alayı meydana getirdi.

Onüç bin kişilik bu çapulcu takımı, Medîne’ye kadar yürüyüp Halîfeyi indirmek istediler. Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Talhâ, Hz. Osman’ın kapısında nöbet tutuyorlardı.

Hz. Osman, evini saran âsîlere seslenip dedi ki:

- Elebaşlarınızdan iki kişi benim yanıma gelsin!

İstediği iki kişi gelince onlara sordu:

- Resûl-i ekrem efendimiz, Medîne’ye teşrîf ettiği vakit, Müslümanlar susuzluktan kırılıyordu. Peygamber efendimiz, Rûme kuyusunu satın alıp, Müslümanlara bedava su veren kimseye Cenneti va’detti. Bu va’d üzerine kuyuyu satın alıp, Müslümanlara vakfeden ben değil miyim?

- Evet sen idin?

- Darda kalan, İslâm ordusunun tamamını donatan, ben değil miyim?

- Evet sendin?

- Mescid dar geldiği vakit, Resûl-i ekrem efendimiz, “Cennette daha hayırlısını almak üzere, falancanın arsasını kim alıp mescide ilâve eder” buyurduğu vakit onu satın alıp, mescide katan ben değil miyim?

- Evet sensin.

- Resûl-i ekrem, Ebû Bekir ve Ömer ve ben, Sebir dağında otururken, dağ sallanmaya başladığında, “Ey Sebir dağı dur! Zîrâ senin üzerinde bir Peygamber, bir sıddîk ve iki şehîdden başka kimse yoktur!” buyurmadı mı?

- Vallahi doğru söylüyorsun. Aynen öyle oldu.

Fitneden koru

Hz. Osman, “Allahü ekber” diye tekbîr aldı. Sonra:

- Şâhid olun ki, ben şehîdim, buyurdu.

Bu sırada, âsîler duvarı atlayarak içeri girdiler. Hz. Osman Kur’ân-ı kerîm okurken, saldırıp şehîd ettiler. Son nefesini verirken şöyle duâ etti:

- Yâ Rabbî, Ümmet-i Muhammedi, tefrikadan, fitneden koru!

Bunu üç defa tekrarladı.

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri anlatır:

“Muhâsara esnâsında, Hz. Osman’ın yanına gittim. Bana şunu anlattı:

Bu gece rü’yâmda, şu pencereden Resûl-i ekrem efendimizi gördüm. Aramızda şu konuşma geçti:

- Osman seni muhâsara ettiler öyle mi?  

- Evet yâ Resûlallah!

- Seni susuz bıraktılar öyle mi?

- Evet yâ Resûlallah!

İftârı bizimle yap

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz bana bir bardak su verdi. Ve ben bu suyu içtim. Göğsümde soğukluğunu hâlâ duyuyorum. Bana buyurdu ki:

- İstersen seni onlara galip getirelim veya istersen iftârı bizim yanımızda yap!

- Yâ Resûlallah, ben sizin yanınızda iftâr etmeyi tercîh ederim.”

Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz. Osman’ın yanından çıktıktan sonra isyâncılara dedi ki:

- Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halîfe için de onbeş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz. Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır.

Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakâret ettiler.

Hz. Osman, bir çocuğu doğduğu zaman, onu yedinci günü kucağına alırdı.

Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi.

- Kalbime onun sevgisinin düşmesini istiyorum. Eğer ölürse göstereceğim sabır ve metânetten dolayı alacağım sevâb daha büyük olur.

Bire yediyüz verene verdik

Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı. O sırada Hz. Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kirâm satın almak için yanına gittiler. Hz. Osman dedi ki:

- Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim.

Eshâb-ı kirâm durumu Hz. Ebû Bekir’e bildirip dediler ki:

- Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu?

Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

- Hz. Osman Resûlullahın dâmâdı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennette onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız, beraber gidelim.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ın yanına gidip durumu anlatarak buyurdu ki:

- Yâ Osman, Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüşler.

Hz. Osman şu cevabı verdi:

- Evet ey Resûlullahın halîfesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik.

Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de bulunan fakîrlere, Eshâb-ı kirâma bedava dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakîrlere yedirdi. Hz. Ebû Bekir bu işe çok sevinip, Hz. Osman’ın alnından öptü.

 

Osman İbn-i Affan, Kureyş’in ulularındandır. Fil vakasından 6 yıl sonra doğmuştur. Ticaretle meşgul olmuş, halk arasında sayılıp sevilmiştir.
Hz. Ebubekir’in delaletiyle Müs­lüman olan Hz. Osman, Habeş’e ilk hicret eden­lerdendir. Servetini İslam yolu­na sarfemiş, Medine’de yaşanan su sıkıntısı sebebiyle Revme kuyusunu satın alıp Müslümanlara vakfetmiştir. Bizans’a karşı hazırlanan Tebük Seferi’nde ordunun teçhizatına bütün servetini veren odur. Resûl-i Ekrem bunu takdir ederek,
“Osman’a bun­dan böyle yaptıkları zarar vermez.”
demiştir. Cennetle müjdelenen 10 ki­şiden biridir. 6 kişilik şûraya dâhildir. Kur’an’ı istinşah ettirip dağıtan odur. Hudeybiye musalahasında Mekke’ye giden elçi odur. 146 Hadis rivayet etmiştir. İlim, takva, hayâ sahibidir.
İçtihad ve re’y yoluyla hükmetmiştir. Şûra meclisinin ittifakiyle Halife se­çilmiştir. Hilafeti zamanında birçok yer­ler fethedilmiştir. Ancak bazı valilerin yolsuzluklandan onu sorumlu tutmuşlardır. Bu durumdan istifade eden İbn-i Sevda adıyla tarihe geçen Abdullah İbn-i Sebe adındaki Yahudi, Müslüman görünerek araya fitne sokmuş, bunun üzerine Irak ve Mısır’­dan gelen asiler Medine’yi muhasara etmişler, Hz. Osman’ı evinde Kur’an okurken şehid edip, karısının da elini kesmişlerdir.

Osman İbn-i Affan veya Osman ibn Affân (d. 580 – ö. 17 Temmuz 656), Dört Büyük Halife’den üçüncüsü ve sahabilerdendir. 644 yılından 656′daki ölümüne kadar, 12 yıl boyunca, halifelik yapmıştır; Dört Büyük Halife’den en uzun süre halifelik yapan odur. Şia’da halifeliği kabul edilmeyen sahabedendir; zira Şii inancına göre hüküm sürmesi gereken ilk halife Hz. Ali’dir. Ümeyyeoğullarından olan Osman’ın künyesi Ebû Abdullah’tır. Bunun dışında Ebu Leyla olarak da anıldığı olurdu.
Ebu Bekir’n yakın arkadaşlarından olan Hz. Osman, İslam’a inanan ilk kişilerdendir. Aynı zamanda İslam peygamberi Hz. Muhammed’in de damadı olmuştur. Peygamberin önce Rukiyye isimli kızıyla evlenmiş, Rukiyye’nin vefat etmesiyle diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Ümmü Gülsüm de kendisinden önce vefat etmiştir. Peygamberin iki kez damadı olması, iki kızıyla evlenmiş olması hasebiyle ‘Zi’n-Nureyn’ yani “iki nur sahibi” olarak da anılır.
Habeşistan’a hicret eden ilk sahabilerden olan Hz. Osman daha sonra Mekke’ye geri dönmüş, Medine’ye hicret kararının alınmasından sonra da Medine’ye hicret etmiştir. Bedir Savaşı dışında peygamberin hayatta olduğu dönemde yapılan tüm büyük savaşlara katılmış olan Hz. Osman, peygamberin Veda Haccı’nda da peygamberin yanında yer almıştır. Peygamberin vefatından sonra halife seçilen Ebu Bekir’e bey’at etmiş, Ridde Savaşları sırasında Hz. Ebu Bekir’in danışmanı olarak Medine’de kalmıştır. Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i bir sonraki halife olarak tayin eden belgesini kaleme alan da Hz. Osman’dır. Hz. Ömer’in hilafeti sırasında ona danışmanlık yapmış, Medine’de kalmıştır. Hz. Ömer kendisinden sonra aralarından bir sonraki halifenin seçileceği bir şura kurulmasını talep etmiştir. Hz. Ömer’den sonra kimin halife olacağı tartışmaları sırasında arabulucu Abdurrahman bin Avf’ın, başkalarının görüşlerini de alarak kendisini seçmesiyle halife olmuş, kendisiyle birlikte halifeliğe düşünülen Hz. Ali de kendisine bey’at etmiştir. Halife olduğu dönemde İslam Devleti’nin sınırları genişlemiş, bir donanma kurulmuş, birçok ekonomik reform gerçekleştirilmiştir. Ayrıca ilk İslamî paralar da onun zamanında basılmıştır. (Bunlar üzerine “Bismillah” basılmış İran dirhemleri idi. İlk İslam Devleti dirhemi daha sonraları Emeviler döneminde basılmıştır.) Ayrıca Kabe ve Mescid-i Nebevi de onun zamanında genişletilmiştir.
 
 

Onun öldürülmesi hakkındaki hadîs meşhurdur.87
Abdullah b. Selâm (r.a) der ki: ‘Kardeşim Osman’a selâm vermek için vardım. Mahsur bulunuyordu. Huzuruna girdim, dedi ki: “Ey kardeşim! Merhaba! Ben bu gece Hz. Peygamberi şu evde bulunan pencerede gördüm. Bana dedi ki: ‘Ey Osman! Seni muhasaraya mı aldılar!’ ‘Evet!’ dedim. ‘Seni susuz mu bıraktılar?’ deyince ‘Evet!’ dedim. Bunun üzerine, içinde su bulunan bir kırbayı bana uzattı. Kanmcaya kadar ondan su içtim. Hatta ben onun serinliğini göğsümde, omuzlarımın arasında hissediyorum. Bana dedi ki: ‘Eğer dilersen hasımlarına galip gelirsin. Eğer dilersen bi yanımızda iftar edersin!’ Ben Allah katında iftar etmeyi seçtim”.

Hz. Osman o gün öldürüldü.
Abdullah b, Selâm (r.a) Hz. Osman’ın yaralanıp kanlar içinde can çekişmesinde hazır bulunan birine ‘Osman kanlar içinde kıvranıp can çekişirken ne söyledi?” dedi.
‘Üç defa şöyle dediğini duyduk: ‘Ey Allahım! Muharnmed’in ümmetini bir araya getir!’
Bunun üzerine Abdullah b. Selâm dedi ki: ‘Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim! Eğer Allah Teâlâ Ümmet-i Muhammed’in ebediyyen bir araya gelmemesini dileseydi kıyamete kadar bir araya gelemezlerdi!’

Sernâme b, Hazen el-Ruşeyn den öyle rivayet, ediliyor: Hz, Osman çıkıp muhasaracılara, ‘Sizi bana kışkırtan iki arkadaşınızı getirin’ dediği zaman ben de oradaydım, O iki kişi getirildi. Sanki onlar iki deve veya iki merkeptiler. Bunun üzerine Hz. Osman onlara şöyle dedi;
- Siz bilmiyor musunuz ki Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde Medine’de Küme kuyusundan başka tatlı su yoktu. Bunun üzerine
Hz.Peygamber Kim Kümekuyusunu satın alıp vakfederse, cennette mü’minlerin kırbalarıyla beraber kırbacını doldurur’ dedi,
Ben o kuyuyu satın aldım. Siz bugün o kuyudan ve hatta deniz suyundan içmekten bile beni menediyorsunuz. Böyle olmadı mı?
- Evet! Öyledir!
- Kıtlık zamanında orduyu kendi malımdan techiz ettiğimi siz bilmiyor musunuz?
- Evet! Öyledir!
- Hz. Peygamberin mescidi ashaba dar geldiğinde Hz, Peygamberin ‘Kim (mescidin yanında budanan) falan ailenin ar-sasını alıp mescide katarsa cennette ondan daha hayırlısına nâil olacaktır1 dediğini, bunun üzerine benim de orayı, satın alıp mescidde kattığımı bilmiyor musunuz? Oysa siz bugün orada iki rek’at namaz kılmama mâni oluyorsunuz?
-Evet!
- Siz bilmez misiniz, Hz. Peygamber, Mekke’de Sâbir dağının üzerinde bulunduğunda onun beraberinde Ebubekir, Ömer ve ben vardık. O anda taşlar aşağıya yuvarlanacak derecede dağ sallandı.

Hz. Peygamber mübarek ayağıyla dağa vurup şöyle dedi: ‘Ey Sâbir dağı! Senin üzerinde bulunan bir peygamber, bir sıddîk ve bir şehiddir’ dedi.
- Evet! Öyledir.
- Allahu Ekber! Kabe’nin rabbine yemin ederim! Bunlar benim şehidliğime dair şahidlik yaptılar.89

Dâbbe kabilesinden olan bir kişiden şöyle rivayet ediliyor: Hz. Osman vurulduğunda kanlar onun sakalı üzerine akıyor, o da şöyle diyordu: ‘Senden başka ilah yoktur. Sen her türlü eksiklikten münezzeh ve uzaksın. Muhakkak ki ben zâlimlerdendim. Ey Allahım! Onların aleyhinde senin düşmanlığını talep ediyorum. Bütün işlerimde senden yardım talep ediyorum. Beni mübtelâ kıldığın musibete karşı senden sabır istiyorum’.

86) Acurî, (Ubey b. Ka’b'dan zayıf bir senedle); İbn’ul-Cevzî, Mevzuat
87) Seyf b. Amr et-Temimî ve İbn Aziz
88) Basrah’dir. Yan ömrünü İslâm’da geçirmiştir. 35 yaşında Hz. Ömer’in huzuruna elçi olarak gelmiştir. Güvenilir bir zattı.

zehirli ok

Submitted by fatmanur (üye değil) on Salı, 2012-12-04 17:47.

nsl acaba

Re: 15.Hz. Osman’ın (r.a) Vefatı

Submitted by Zehirliok Ziyaretçisi (üye değil) on Paz, 2012-09-23 21:03.

Haşimoğulları, hilafetinin ilk altı yıllık döneminde başta Hz. Ali olmak üzere Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e karşı sergiledikleri olumlu tavrı Hz. Osman’a da gösterdiler. Ona itaat etmenin ötesinde icraatlarında, destek oldular ve görüş alış verişinde bulundular. Bu dönemde gerçekleştirilen fetih hareketlerine bizzat katıldılar. H. 30 (m. 650–651) yılında Ümeyyeoğullarından Saîd b. el-Âs’ın komutanlığında yapılan Taberistan seferine Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Abdullah b.Abbas da katıldılar. Yine Hz. Ali hazırlanan tek Kur’an nüshasının çoğaltılması ve diğerlerinin imha edilmesi meselesinde Hz. Osman’ı desteklemişti.

Hz. Osman’ın ilerleyen yıllarda takip ettiği siyaset Haşimoğullarıyla ilişkilerinin olumsuz bir seyre
girmesine neden oldu. Anneannesi Haşimoğullarından olan Hz. Osman Hz.Peygamber’in iki kızıyla evlenmişti ve aynı zamanda Hz. Ali’nin bacanağıydı. Hz.Osman’ın ilk Müslümanlardan olmasına bağlı olarak kendisinin Haşimoğullarına iyi davrandığını söyleyebiliriz. Ancak diğer Emevîler için aynı şeyi söylemek zordur. Velid b. Ukbe ve Saîd b. el-Âs’ın babalarının Bedir savaşında Hz. Ali tarafından öldürülmesi,Hz. Ali’nin Mervan’ın babası Hakem’in Medine’ye getirilmesine karşı çıkması Hz.Osman’ın valilerinin hatalarını sürekli olarak Hz. Osman’a iletmesi gibi nedenler Ümeyyeoğullarının tutumlarında etkiliydi. Özellikle Hz. Osman’a karşı isyanın Hz. Ali ile arasındaki ilişkilerin zaman zaman ciddi anlamda gerginleştiği görülecektir.

Hz. Osman’a karşı ortaya çıkan başkaldırı hareketi her ne kadar eyaletlerden neş’et etmişse de,başkent Medine’nin de muhalefette önemli bir paya sahip olduğu anlaşılmaktadır.Zaten kuşatma günlerinde isyancıların fevkelade rahat hareket etmeleri de bu durumu kanıtlar mahiyettedir. H. 34 (654–655) yılı içinde sahabîlerden bazıları ülkede yaşanan kargaşayla ilgili olarak diğerlerine onların dikkatlarini Medine’ye yöneltecek ifadeler taşıyan mektuplar yazmışlardı. Bu olay aynı zamanda bazı kimselerin Hz. Osman’dan çeşitli menfaatler sağladığı bir döneme rastlıyordu.
Eyaletler arasında devam eden bu faaliyetleri fark eden Zeyd b. Sabit, Ebû Useyd es-Saidî, Ka’b b. Malik ve Hassan b. Sabit gibi şahsiyetler bu konuda insanları uyarmaktaydılar. Bununla beraber Hz. Osman her geçen gün biraz daha yalnızlığa itildi.
Hz. Ali ise bir kaç yıldır adeta muhalefetin sözcülüğünü yapıyordu. Bunun önemli bir nedeni de yönetimin icraatları konusunda şikâyette bulunanların cezalandırılmasıydı.
Bu günlerde Ali b. Ebî Talib’in yanına gelen bazı kimseler onunla meselelerin kritiğini yaparak, kendisinin temsilci kimliğiyle halifeye gitmesi konusunda anlaştılar.
Hz. Ali, Hz. Osman’a geldiğinde, aslında söylemek istediği her şeyi onun da bildiğini belirttikten sonra onun Müslümanlar nezdindeki değerini ifade edecek açıklamalarda bulundu. Sözleri sitem yüklüydü. Allah’tan korkup nefsini Allah’tan sakındırmasını istiyordu. Hz. Ali şöyle devam etti:
-”Ey Osman, şunu çok iyi bil ki, Allah’ın kulları içinde en üstün ve faziletli olanı adil bir halifedir. Öyle bir halife ki kendisi hidayet üzerindedir ve başkalarını da doğru yola iletir. Bilinen sünnetleri uygular ve terkedilmiş sünnetleri ortadan kaldırır. Allah’a yemin olsun ki bütün bunlar apaçıktır. Sünnet ayaktadır ve kıstasları bellidir. Bid’atler de bellidir ve onların da ölçüsü vardır. Allah katında insanların en şerli ve kötüsü delâlette olan ve insanları da delâlete sokan zalim idarecilerdir. Onlar malum sünnetleri öldürerek terkedilmiş bid’atları uygulamaya koyarlar. Ey Osman, ben seni Allah’ın darbeleri ve intikamı konusunda uyarırım, senin bunlardan uzak olmanı dilerim. Allah’ın azabı şiddetli ve elimdir. Ey Osman, senin bu ümmet içinde öldürülerek, ölüm kapısını açıp kıyamet gününe kadar bu kapının açık kalmasına sebep olacak bir devlet başkanı olmandan sakınmanı dilerim.” Hz. Ali, böyle bir devlet başkanın insanları fitneye sürükleyerek onları paramparça bir halde terkedeceğini ve onların artık gerçekleri göremeyeceğini ifade eden sözleriyle konuşmasını bitirdi.
Hz. Osman, Ali b. Ebî Talip’in sözlerinden oldukça rahatsız olmuştu. O, Muğîre b. Şu’be’yi Hz. Ömer’in göreve getirdiğini, kendisinin ise akrabası olan Abdullah b.Âmir’i vali olarak atadığını söyledi. Böyleyken onu neden kınadığını sordu? Hz. Ali Ömer b. Hattab’ın valilerini hata işlemeleri durumunda cezalandırdığını ve onları sürekli gözetim altında tuttuğunu, oysa kendisinin bu kontrolü yapmadığı gibi akrabalarına karşı yumuşak davrandığını ifade etti. Hz. Osman onların Hz. Ali’nin de akrabaları olduğunu hatırlattığında, Hz. Ali, bunun böyle olduğunu fakat nitelik ve üstünlüğün
başkalarında olduğunu belirtti. Hz. Osman, Muaviye’yi Hz. Ömer’in atadığını,kendisinin ise onu görevinde bıraktığını ifade edince, Hz. Ali şöyle sordu:
-”Muaviye’nin Hz. Ömer’den Hz. Ömer’in kölesi Yerfe’den daha çok korktuğunu bilmiyor musun?” Hz.
Osman bunu onaylayınca Hz. Ali şöyle devam etti:
- “Bugün Muaviye sana danışmadan bir yığın iş çevirip, ‘Halife böyle emretti.’ diyor. Sen ise bunu bilmene rağmen onu engellemiyorsun.”
Hz. Osman bu görüşmeden sonra mescidde halka hitaben bir konuşma yaptı.Halife yönetime karşı artan eleştiri ve şikâyetin ümmetin uğradığı bir felaket olduğunu belirtiyor, bu çizgide yaşanan gelişmelere sosyolojik tahlillerle kınama yüklü çeşitli açıklamalar getiriyordu. Nihayet o sözlerine şöyle devam etti:
- “Vallahi bn Hattab’ı kınamadığınız konularda beni ayıplayıp eleştiriyorsunuz. O, size ayağıyla tekme vurur,eliyle tokat atar veya size gerekeni söylerdi. Siz beğenseniz de beğenmeseniz de onu onaylar sesinizi çıkarmazdınız. Ben size karşı yumuşak davrandım. Size omuzlarımı destek yaptım. Elimi ve dilimi sizden uzak tuttum, bana karşı cesaretli olmanıza imkân sağladım. Fakat Allah’a yemin ederim ki, taraftarlarımın sayısı çoktur, yardımcılarım da yakındır. Onları çağırırsam bana hemen gelirler.” Hz. Osman tehdit dolu sözlerine devam ediyor, onlardan kendisini eleştirmemelerini ve valilerini kınamamalarını istiyordu.
Hz. Ömer’den toplumsal anlamda bütünlük arzeden güçlü bir ülke devralan Hz.Osman, burada kendisine bağlı bir topluluktan ve yardımcılardan bahsetmekle, ülkedeki sosyal yapının çözüldüğünü ve fiilî olarak bölünmüşlüğü kabul ediyordu. Aslında o bu şekildeki davranışlarıyla gelecekteki Emevî saltanatına zemin oluşturmaktaydı. Çünkü bu dönem Kureyş’e dayalı idarî ve siyasî bir yapıdan, daha özele inerek hanedan karakterli siyasî bir yapının hazırlanmasını sağlamıştır.
Hz. Osman’ın konuşmasının ardından Mervan b. Hakem ayağa kalkıp şöyle dedi:
-”Dilerseniz sizinle bizim aramızda kılıç hüküm versin…” Mervan’ın bu sözleri üzerine Hz. Osman, ona şöyle bağırdı:
-”Sus, konuşma! Arkadaşlarımı ve beni bırak, aramıza girme. Sen bu meselede söz söyleyecek durumda değilsin. Ben sana daha önce bu konularda asla konuşmamanı söylememiş miydim?” Mervan sustu. Hz. Osman minberden inerek mescitten ayrıldı. Tehdit dolu bu sözler Hz. Osman’a karşı öfkeyi iyice artırdı.
Abdullah b. Sebe, Hz. Osman’ın hilafeti haksızlıkla aldığını söyleyerek,halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu yolundaki görüşlerini yaymaya çalışıyor ve ülkenin muhtelif bölgelerinde kargaşa çıkarmak isteyenlerle sürekli mektuplaşıyordu. Bir eyaletten diğerine o eyaletin büyük sorunlar yaşadığını ifade edecek mektuplar geliyordu. Bu mektuplar Medine’ye kadar ulaşıyor, her şehir halkı kendi huzurları nedeniyle Allah’a şükrediyordu. Bu gelişmeler üzerine bir grup Müslüman Hz. Osman’a
gelerek onlara diğer şehirlerden gelen haberlerin kendisine ulaşıp ulaşmadığını sordular.
Halife kendisine sadece iyilik ve esenlik bilgisi ulaştığını söyledi. Ardından sahabîlere,onların yönetimde ortakları olduğunu ve kendisine ne önerdiklerini sordu. Onlar, diğer eyaletlere durumu öğrenmek üzere müfettişler gönderilmesini tavsiye ettiler.
Hz. Osman bu teklifi hemen uygulamaya koydu. Muhammed b. Mesleme’yi Kûfe’ye, Usâme b. Zeyd’i Basra’ya, Abdullah b. Ömer’i Suriye’ye, Ammâr b. Yâsir’i Mısır’a ve bunlar gibi bazı kimseleri de diğer bölgelere gönderdi.
Ammâr hariç diğerleri gittikleri yerlerde gerekli araştırmaları tamamlayarak döndüler. Hepsi aynı şeyi söylüyordu. Eyaletler sakin ve sorunsuzdu. Onlar ne önde gelen Müslümanlardan ne halktan herhangi bir memnuniyetsizlik görmediklerini belirttiler. Ammâr b. Yâsir’in geri dönmemesi Müslümanları endişelendirmişti. Onun başına kötü bir şey geldiğinden korktular.
Bu arada Mısır valisi Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh’ten Ammâr’ın Mısır’da aralarında Abdullah b. Sevdâ, Halid b. Mülcem, Sevdan b. Hımran ve Kinâne b. Bişr’in bulundağu muhalif gruba meylettiğini bildiren mektup geldi.
Hz. Osman müfettişlerin raporlarını değerlendirdikten sonra eyaletlere halka hitaben yazılmış mektuplar gönderdi. O mektuplarında ülke sorunlarını görüşmek üzere valileriyle her yıl toplantı düzenleyeceğini bildiriyor, bu toplantılarda halkın uğradığı haksızlıkların üstüne gidileceği mesajını veriyordu. Ayrıca halife herhangi bir şekilde zarara uğrayan kişiye kendisine ve valilerine müracaat etmek suretiyle haklarının iade edileceğini söylüyordu. Hz. Osman’ın bu davranışı vilayetlerde yaşanan gerginliği bir an olsun dağıtmış ve Müslümanları memnun etmişti.
Ülkede yaşanan huzursuzlukların artması üzerine Hz. Osman her yıl vali ve ordu komutanlarıyla toplantı düzenlemeye başlamıştı. Nitekim o, h. 35 (m. 655–656) yılında gerekçeleri itibariyle olağanüstü denebilecek bir toplantı için valilerini Medine’ye çağırdı. Toplantı Basra valisi Abdullah b. Âmir, Şam valisi Muaviye b. Ebî Süfyan, Mısır valisi Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh, eski Kûfe valisi Saîd b. el-Âs ve eski Mısır valisi Amr b. el-Âs’ın katılımlarıyla gerçekleşti.
Muhalefetin sesi iyice yükselmiş,sorunlar artmış ve gerginlik had safhaya ulaşmış olmalıydı ki halife valileriyle konuşmasında oldukça öfkeli bir duruş sergilemişti. Hz. Osman onlara şehirlerden gelen
şikâyetler ve yayılan şayiaların sebebini soruyor, ayrıca neden bu fitnenin halifenin etrafında dönüp dolaştığını merak ediyordu. Bu durum onu endişelendirmekteydi.
Valiler Hz. Osman’a bölgelerinde her şeyin yolunda olduğunu söylediler. Nitekim eyaletlere araştırma için giden müfettişlerin verdiği bilgiler de bu doğrultudaydı. Onlar haberlerin doğru olmadığını, şikâyet sahiplerinin de sözlerine itibar edilmez kimseler olduklarını belirttiler.
Bunun üzerine Hz. Osman valilerine mevcut durumu düzeltmek için ne önerdiklerini sordu. Saîd b. el-Âs söylenenleri asılsız bulduğunu ve yaşanan olayların son derece gizli olarak hazırlanmış bir planın işletilmesi olarak gördüğünü ifade etti. Onun açıklamalarında Müslümanların kasıtlı bir şekilde bir komploya kurban edilmek istenmelerinin işareti vardı. Saîd değerlendirmesinin ardından fitneyi çıkaranların öldürülmelerini teklif etti.
Abdullah b. Sa’d insanlara yerine getirmeleri gereken görevleri ifa etmelerini emretmesini, Muaviye ise her valinin kendi bölgesiyle ilgilenmesini önerdi. Amr b. el-Âs öncelikle Hz. Osman’ın insanlara yumuşak davrandığını, böylece onları yönetime karşı cüretkâr davranmaya ittiğini ifade etti.
Onlara Hz. Ömer’in verdiğinden fazlasını vermişti. Amr’a göre Hz. Osman kendisinden önceki iki halifenin yolundan giderek gerektiğinde şiddet kullanmalı, gereken yerde esnek davranmalıydı.
Hz. Osman görüşleri dinledikten sonra ümmetin başına gelecek bir felaketten korktuğunu ifade etti. Fitneden endişe ettiğini söyleyen halife, gelişmeleri Allah’ın sınırlarını koruyarak ve insanlara ihsanlarda bulunarak yatıştıracağını belirtti. O hiç kimsenin kendisine karşı ileri sürecek bir delili olmasın istiyordu. Hz. Osman valilerinden halkı sükûnete davet etmelerini ve hakları olanı onlara ödemelerini istedi.
Vali toplantılarında dikkati çeken husus, yanlışlıkların nasıl düzeltilmesi gerektiğinin değil de muhaliflerin nasıl sindirilebileceğinin görüşülmesidir. Dolayısıyla halifenin şiddete maruz kalmasının ya da öldürülmesinin, halifenin güvenliği açısından ele alınmadığı görülmektedir. Aksine halifenin konumu Ümeyyeoğullarının işgal ettiği mevkiler açısından önemli olmaktadır.
Hz. Osman, Medine’de Muaviye’nin de hazır bulunduğu bir oturumda Hz. Ali,Talha ve Zübeyr ile konuşmuştu. Muaviye bu görüşmede bu sahabîlere kendilerinin Müslümanların önde gelen şahsiyetlerinden olduklarını hatırlatarak, Hz. Osman’ı halife seçtiklerini söyledi. Haklarında halife’yi eleştirdiklerine dair bazı sözlerin dolandığını ifade ederek, onları herhangi birini göreve getirmeleri konusunda insanları yönlendirmemeleri için uyardı.
Hz. Ali’nin Muaviye’ye karşı gösterdiği çıkış bir Emevî-Haşimî gerginliği yaratacak türdendi. O, şöyle dedi:
-”Allah canını alasıca, annen seni kaybedesice. Sen bu işlere neden karışıyorsun?” Muaviye ondan annesini bu meselelere karıştırmadan söylediklerine cevap vermesini istedi. Hz. Osman söze karışarak:
-”Evet,kardeşimin oğlu doğru konuştu. Ben size kendim ve uygulamalarım hakkında bazı açıklamalar yapmak istiyorum. ki kişi kendi nefislerine bazı konularda zulmetmişlerdi.Ancak onların sergiledikleri tutum da elbette takdir edilmelidir. Allah’ın elçisi akrabalarına veriyordu. Ben de aynı şekilde sıkıntı içinde yaşayan ve geçim darlığı çeken kimselere sürekli verdim. Bu ihtiyaç sahipleri için elimi sonuna kadar açtım. Bu konuda yanlış yaptığımı düşünüyorsanız söyleyin. Ben de sizin vereceğiniz kararlara tabi olayım.” şeklinde açıklamada bulundu. Onlar Hz. Osman’a şöyle dediler:
-”İsabet ettin ve iyilik yaptın fakat Abdullah b. Esîd’e 50000, Mervan’a 15000 dirhem verdin.”
Bunun üzerine Hz. Osman sözü edilen kişilere verilen paraları geri aldı. Onlar da halifenin bu davranışından memnun kalmış olarak ayrıldılar.
Hz. Osman’a karşı Medine’deki muhalefet Muhacir ve Ensar cephesinde ciddi bir boyuta ulaşmıştı. Muaviye Medine’de bulunduğu günler içinde bu durumun iyiden iyiye farkına vardı. Hz. Osman’a şu teklifte bulundu:
-”Sana karşı isyan ettiklerinde kendilerine mukavemet edemeyeceğin kimseler sana saldırmadan önce bize gel,insanları bize son derece itaatkâr olan Suriye’ye gidelim.” Hz. Osman kendisini ölüme
götürse de Allah Resûlü’nün komşuluğunu hiçbir şeye değişmeyeceğini söyledi.
Muaviye bu defa kendisi hakkında ileri geri konuşanları bastırmak amacıyla bir ordu göndermeyi önerdi. Ancak Hz. Osman bu teklifi de Hz. Peygamber’in komşularını sıkıntıya sokmak istemediğini belirterek geri çevirdi. Muviye:
-”Allah’a yemin olsun ki tuzağa düşürülecek ve suikaste uğrayacaksın.” deyince Hz. Osman:
-”Allah bana yeter. O ne güzel vekildir.” şeklinde cevap verdi.
Muaviye b. Ebî Süfyan Medine’den ayrılırken içlerinde Hz. Ali Talha ve Zübeyr’in de bulunduğu Muhacirlerden müteşekkil bir topluluğa uğradı ve onlara şöyle hitap etti:
-”Biliyorsunuz ki Hz. Muhammed insanlara peygamber olarak gönderilinceye kadar onlar liderlik için yarışır ve onu elde etmek için çalışırlardı. Onlar bu göreve sahip olmak için öncelik esasına, güç ve kuvvet unsurlarına dayanır, azim ve gayretlerini ortaya koyarak bu konuda üstünlük iddia ederlerdi. Başkanlığı ele geçiren kişiler ise hâkimiyetlerini sağlayarak diğer insanları kendilerine tabi kılmış olurlardı. Bugün de insanlar bunu arzulayıp dünya meselelerinde yarışa girişseler bu iş onlardan alınır ve Yüce Allah onu başkalarına verir. Yüce Allah işleri değiştirmeye kadirdir ve güçlüdür.
Biliniz ki ihtiyar bir adamı aranızda bırakıp ayrılıyorum. Siz onunla ilgili olarak birbirinize güzel öğütte bulununuz, ona destek olunuz ki mutlu olasınız.” Muaviye bu sözlerinden sonra Şam’a hareket etti. O gittikten sonra Hz. Ali, Muaviye’nin söylediklerinde bir hayır görmediğini belirtirken, Zübeyr de onun sözlerinin kendileri için çok rahatsızlık verici olduğunu ifade etti.

Müfettişlerin eyaletlerden getirdikleri resmî raporlar ile ülkenin genel panoraması arasında ciddi bir çelişki bulunduğu görülmektedir. Zira yönetime karşı gelişen başkaldırı trendi her geçen gün yükselmekteydi. Olaylar neredeyse bütün eyaletlere sıçramıştı. Özellikle Kûfe ve h. 27 (647–648) senesinde Amr b. el-Âs’ın valilik görevinden alınmasından sonra Mısır muhalif hareketlerin en yoğun yaşandığı merkezlerden birisi olmuştu.
Muhammed b. Ebî Bekir ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe Mısır’da Hz. Osman aleyhtarı isimler arasında önde gelenlerdendi. Bu ikisinin muhalefetinde yönetim karşıtları için büyük bir avantaj vardı. Onlar Kureyştendi ve Muhammed b. Ebî Bekir ile Muhammed b. Ebî Huzeyfe’nin şahsında Kureyş kendine karşı duruyordu. Doğal olarak Mısır’daki eleştirilerin ilk muhatabı vali Abdullah b. Sa’d idi. Mısır’lı bir heyet valilerini şikâyet etmek üzere Medine’ye gelmişti.
Hz. Osman kendisine gelen bu kişileri dinledikten sonra onlara Abdullah b. Sa’d’a bir uyarı mektubu göndereceğini söyledi.
Halifenin mektubu Mısır valisine ulaştı ancak vali Hz. Osman’ın uyarılarını pek dikkate almadı. Hatta kendisi hakkında şikâyette bulunanları döverken birini de öldürdü. Bu gelişme Mısır’daki muhalefetin radikal bir çıkış göstermesi için önemli bir gerekçe oldu.
Ayrıca başkaldırı hareketinin sıcak bir boyuta ulaşmasında özellikle Medine’de bulunan sahabîler başta olmak üzere, bazı kişilerin ülkenin çeşitli yerlerine gönderdikleri söylenen haberlerin etkili olduğu ifade edilmektedir. Bu haberlerde Hz. Muhammed’in dininin bizzat halife tarafından fesada uğratıldığı ve bu nedenle dini yeni baştan ikame etmek için insanları Medine’ye davet ettikleri bildirilmekteydi.
Valilerin eyaletlerden ayrılmasından sonra muhalif gruplar Hz. Osman’a karşı hep birlikte ayaklanmak için anlaşmışlar, ancak bunu başaramamışlardı. Bu defa valiler illere döndükten sonra farklı vilayetlerdeki muhalif kabile reisleri isyancılarla haberleşerek halifeyi sorgulamak üzere gruplar halinde Medine’ye gitmeyi karalaştırdılar. Bu üç eyaletten ayrılanların hepsi hacca gitmek üzere yola çıktıklarını açıklayarak h. 35 (m. 655–656) Şevval ayında hareket ettiler. Mısırlılar bir rivayete göre toplam sayıları beş yüz, diğerine göre bin kişilik dört bölük halinde Medine’ye doğru yola çıktılar. Bu bölüklerin başında Huzaa ve Kinde gibi Yemenli kabilelere mensup emirler vardı. Reisleri Yemenli el-Gâfikî b. Harb el-Akkî idi. Abdurrahman b. Udeys el-Belevî, Kinâne b. Bişr el-Leysî, Sevdan b. Hımran es-Sekûnî ve Kuteyre b. Fülan es-Sekûnî ise Mısırlılar içinde adları özellikle anılanlardır. Kûfeliler de dört bölük idiler ve sayılaları Mısırlılar kadardı. Onlar da başlarında Zeyd b. Suhan el-Abdî, Eşter en-Nehaî,Ziyad b. Nadr el-Harisî ve Abdullah b. el-Asam el-Âmirî olduğu halde yola çıktılar.
Bunlar Yemen ve yarımadanın doğu kabilelerinden idiler. Hepsinin başında ise Âmir b.Sa’sa’aoğullarından Amr b. Es’âm vardı. Basra’dan gelenler de dört gruptu ve sayıları Mısırlılar kadardı. Komutanları Abdülkays ve Hanifeoğullarından idi. Hepsinin başında Temîm kabilesinden Hurkûs b. Zübeyr es-Sa’dî vardı. Hukeym b. Cebele el-Abdî,Züreyh b. Abbad, Bişr b. Şureyh el-Kaysî ve bn el-Muhteriş ise bölükteki diğer önemli kişilerdi. Böylece isyancıların saflarında Yemenlilerin başata olduğu anlaşılmaktadır.
Onların beraberinde Kureyş’ten Muhammed b. Ebî Bekir vardı.
Nihai hedefleri Hz. Osman’ı halifelikten indirmek olan bu gruplar, ondan sonra kimi halife seçecekleri hakkında herhangi bir görüş birliğine sahip değildiler. Basralılar Talha b. Ubeydullah’ın, Kûfeliler Zübeyr b. Avvam’ın, Mısırlılar Ali b. Ebî Talip’in halife olmasını istemekteydiler. Gruplar Medine’ye üç günlük bir mesafe kaldığında durdular. Basralılar Zû-Huşub, Kûfeliler el-Avas, Mısırlılar Zi’l-Merve’de konakladılar.
Onlar Medine’de kendileri için bir ordu hazırlandığı haberini almışlardı. Bu bilginin doğruluğunun araştırılması gerekiyordu. Aksi takdirde planları suya düşeceği gibi hayatları da tehlikeye girebilirdi. Kûfe ileri gelenlerinden Ziyâd b. Nadr ile Abdullah b.el-Asam Mısır ve Basralılarla ortak bir görüşme yaparak Medine’ye topluca girmeden önce kendilerinin gidip bir ön görüşme yapmalarının uygun olacağını ifade ettiler.
Böylece onlar hem sözü edilen ordu hakkında gerçeği öğrenecek hem de Medine’de bir nabız yoklaması yapacaklardı. Bu iki şahıs Medine’ye vardı. Hz. Peygamber’in hanımlarından bazılarıyla, Hz. Ali, Talha ve Zübeyr’le konuştular. Onlar isteklerinin valilerden bazılarının görevden alınması olduğunu belirtiyorlardı. Bu amaçla sözü edilen sahabîlerden Hz. Osman’dan randevu almalarını talep ettiler. Übey b. Ka’b onlarla görüşerek taleplerinden vazgeçmelerini istedi. Onlar da arkadaşlarının yanına döndüler. Muhalifler bu defa Mısırlılardan bir grubun Hz. Ali ile, Basralılardan bir grubun Hz. Talha ile, Kûfelilerden bir grubun da Hz. Zübeyr ile ayrı ayrı görüşmesini kararlaştırdılar.
Mısırlılar Hz. Ali’yi Medine’de zeytinyağı sıkılan bir yerde buldular. Hz. Ali onların bu şekilde ciddi bir eylem planı üzerinde olduklarını görünce durumdan haberdar etmek için oğlu Hasan’ı Hz.Osman’a gönderdi. Konuşmalarına öfkelenen Hz. Ali onlara bağırarak yanından kovdu. Onları kovarken Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir:
-”Bu ümmetin salih kişileri bilmektedir ki, Zi’l-Merve, Zi Huşub ve el-Avas’da toplanan askerler Resûlullah’ın diliyle lanetlenmiştir.” Mısırlılar Hz. Ali’nin bu yaklaşımından sonra hemen ayrıldılar. Öte yandan Basralılar Talha’nın, Kûfeliler Zübeyr’in yanına geldiler. Görüşmenin içeriği Mısırlıların Hz. Ali ile yaptığı konuşmadan farklı değildi ve bu iki sahabinin gelenlere karşı davranışı da Hz. Ali’nin yaptığından farklı olmamıştı.
Mısırlıların Hz. Ali’ye, Kûfelilerin Hz. Zübeyr’e, Basralıların da Hz. Talha’ya gönderdikleri heyetlerin görüştükleri kişiyi halife görmek istediklerini belirttikleri ve ortak söylemlerinin: “Şayet biz sana bey’at edip diğerlerini yalanlarlarsak onların cemaatlerini dağıtarak onları geldikleri yere göndeririz.” olduğu rivayet edilmektedir.
Hz. Ali, Talha ve Zübeyr’e yapılan bu tekliflerin Kureyş’in insanlar nezdindeki ağırlığını hissedilir biçimde koruduğunu gösterdiği iddia edilebilir. Bununla beraber şüphesiz bu şahsiyetlerin Hz.Peygamber’in önde gelen sahabîlerinden olmaları ve Hz.Ömer’in şûrasında bulunmaları öncelikli olarak onlarla görüşülmesinin asıl nedenidir.
Kureyş’e karşı duyulan rahatsızlık daha çok toplumsal olaylara kabile bakışıyla yaklaşan yöneticilerle ilgiliydi. Dolayısıyla hedef o gün için Kureyş’i politik anlamda temsil eden Ümeyyeoğullarıydı. Dönemin sosyo-politik şartları altında bakıldığında Hicaz dışındaki kabilelere mensup bu adamların kendi içlerinden bir aday çıkarmaları asla akıl alır bir iş olmazdı ve onların da böyle bir şeye hiçbir zaman niyetlenmedikleri anlaşılmaktadır.
Kaldı ki insanlar kabile ölçüsüne bağlı olmaksızın sahabilerin önemli bir bölümüne haksızlık yapıldığını düşünüyor, iktidarı bu nedenle eleştiriyorlardı.
Asilerin niyetinin ciddi olduğunu farkeden Hz. Osman kendisi üzerinde akrabalık hakkı bulunduğunu belirterek Müslümanlar nezdindeki değerinin adeta tartışılmaz olduğunu ifade ettiği Hz. Ali’den onlarla konuşmasını istedi. Hz. Ali isyancıları neye karşılık geri çevireceğini sorduğundaHz.Osman:
-”Senin işaret edeceğin ve tavsiyede bulunacağın her konuda sana uymak karşılığında” cevabını verdi.
Hz. Ali ona kendisiyle daha önce defalarca konuştuğunu, ama onun yine bildiğini yaptığını söyledikten sonra şöyle devam etti:
-”Bugün meydana gelen bu olaylar Mervan’ın, bn Âmir’in, Muaviye ve Abdullah b. Sa’d’ın yaptıklarının sonucudur. Sen bu adamlara uydun, bana uymadın.” Hz. Osman bu defa ona tabi olacağına kesinlikle söz verdi.
Hz. Ali yanında Muhacirler ve Ensar’dan otuz kişilik bir topluluk olduğu halde asilerle konuşmaya gitti. Saîd b. Zeyd, Ebû Cehm el-Adevî, Cübeyr b. Mut’îm, Hakim b. Hizan, Ümeyyeoğullarından Mervan b. Hakem, Saîd b. el-Âs, Abdurrahman b. Attab,Ensar’dan Ebû Useyd es-Saidî, Ebû Humeyd, Ka’b b. Malik, Zeyd b. Sâbit ve Hassan b.Sâbit ile Medinedeki Araplardan Niyar b. Nikrez bu cemaat içinde yer alan isimlerdendi. Mısırlılar Abdullah b. Sa’d’ın görevden azlini, yerine Muhammed b. Ebî
Bekir’in vali olarak atanmasını istiyorlardı. Bu talepleri kabul edildi. Arzulanan neticenin gerçekleşmesinden sonra Mısırlılar valileriyle geri dönerken Kûfe ve Basralılar da eyaletlerine doğru yola çıktılar.
Diğer bir rivayette ise isyancıların Hz. Osman’ın uygulamaları hakkında Kur’an’dan ayetler okuyarak halifeyi muhakeme etmeye kalkıştıkları ifade edilmektedir.
İsyancılar Hz. Osman’dan Yunus suresini okumasını istediler. Halife okumaya başladı ve …”De ki: Size Allah mı izin verdi? Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?” ayetine gelince onlar Hz. Osman’a şu soruyu sordular:
-”Dur! El koyduğun topraklar konusunda sana acaba Allah mı izin verdi, yoksa Allah’a karşı yalan
mı uyduruyorsun?” Hz. Osman okuduğu ayetlerin iniş sebeplerini söyledikten sonra,sözü edilen toprakların Hz. Ömer zamanında zekât develeri için ayırıldığını, kendisinin ise zekât develerinin artması nedeniyle toprakları genişlettiğini söyledi. Ayetleri okuyup değerlendirmeye devam ettiler. Halife onların her itirazına çok net açıklamalar yaparak ikna olmalarını sağladı. Neticede isyancılar yurtlarına döndüler.
Rivayet edildiğine göre Mısırlılar Medine’den üç konaklık bir mesafe kadar uzaklaştıklarında yakınlarından siyahî bir kölenin geçtiğini gördüler. Onun hareketlerinden şüphelenen Mısırlılar köleyi yakalayıp sorgulamaya başladılar. Köleye nereye gittiğini sorduklarında önce Hz. Osman’ın, sonra da Mervan’ın kölesi olduğunu ve halife tarafından Mısır valiliğine gönderildiğini söyledi. Üzerini aradıklarında Abdullah b. Sa’d’a yazılmış bir mektup buldular. Mektupta Mısır valisine görevine devam etmesi, ayrıca Muhammed b. Ebî Bekir başta olmak üzere Medine’den gelen isyancıların bazılarının öldürülmeleri, bazılarının da çeşitli şekillerde cezalandırılmaları ve hapsedilmeleri isteniyordu. Söz konusu mektubu götüren kişinin Ebû A’ver es-Sülemî olduğu kaydedilmektedir.
Mısırlılar infial halinde geri döndüler. Medine’ye girdiklerinde Hz. Ali’yi buldular ve ona şöyle dediler:
-”Allah’ın düşmanının hakkımızda şunu şunu yazdığını görmüyor musun? Allah, onun kanını helal kılmıştır; kalk, bizimle gel, ona gidelim.”
Hz. Ali şöyle dedi:
-”Vallahi ben sizinle gelmem.” Bu söz üzerine, onlar şunu söylediler:
-”O zaman, bize neden mektup yazdın?” O da:
-”Vallahi ben size asla mektup yazmadım.” dedi. Mısırlılar bu defa birbirlerine bakmaya başladılar.
Muhammed b. Ebî Bekir Temimoğullarını ve diğer kabilelerden taraftarlarını topladı. Bu arada Medine’den ayrılan Kûfe ve Basralılar da Mısırlılarla birlikte tekrar geri geldiler. Bir araya gelen asiler halifenin evini kuşattılar. Halife şimdi şiddetli bir kuşatmayla karşı karşıyaydı. Hz. Ali, Kûfe ve Basralılara:
-”O kadar uzaklaştıktan sonra siz niçin geldiniz?” diye sordu. Onlar gerçek niyetlerinin halifeyi azletmek olduğunu ifade ettiler. Konu Hz. Osman’a taşındığında o, mektubun kendisiyle ilgisi olmadığını söyledi. Asiler şöyle dediler:
-”Nasıl olur da birisi kalkar ve senin köleni, senin zekât mallarından bir deve üzerine bindirip, ona bir mektup verir ve mektubu sana ait mühürle mühürleyip valiye gönderir ve senin bundan haberin olmaz? Sen ya gerçekten doğru söylüyorsun ya da yalan. Eğer yalan söylüyorsan haksız yere öldürülmemizi emrettiğin için görevi bırakman gerekir. Eğer doğru söylüyorsan zafiyet göstermenden ve bu şekilde işler çevirenlere karşı gaflet içinde olduğundan dolayı istifa etmelisin.”
İsyancılar açık bir şekilde Hz. Osman’ın hilafetten ayrılmasını istemekteydiler. Hz.Osman ise Allah’ın kendisine giydirdiği bu elbiseyi asla çıkarmayacağını, ancak tevbe edebileceğini ifade edince, asiler Hz. Osman halifelik görevinden çekilmedikçe ya da onu öldürmedikçe Medine’den ayrılmayacaklarını belirttiler. Hatta arkadaşlarının ve akrabalarının kendilerini engellemeye kalkışmaları halinde onlarla da çarpışacaklarını eklediler. Hz. Osman ise halifeliği terk etmektense ölümü tercih edeceğini, ayrıca onlarla çarpışma konusunda hiç kimseye asla emir vermeyeceğini söyledi.
Bu konuşmalardan sonra gerginlik hat safhaya ulaşmıştı. Asilerin giriştikleri bu hareketten dönme niyetleri yoktu. Olayın üzerine gitmeye devam ettiler. Mektubu Hz.Osman’ın yazmadığı kesinlik kazanınca, şüpheler Mervan b. Hakem üzerinde yoğunlaştı. Bunun üzerine isyancılar Hz. Osman’dan Mervan’ı kendilerine teslim etmesini istediler. Ancak halife onu öldüreceklerinden endişe ettiği için Mervan’ı onlara teslim etmeye yanaşmadı. Mektup olayı gerek teknik açıdan gerek hadiseyi mantık
çerçevesinde açıklayabilmek açısından ciddi anlamda sorunlu bir görünüm arzetmektedir. Mektubu ne Hz. Osman’ın ne de Mervan b. Hakem’in yazdığını kabul etmek makul görülmektedir. Bununla beraber Hizmetli bu olayı Hz. Osman’a ve onun şahsında devlete karşı düzenlenmiş ince bir komplo olarak açıklamaktadır.
Medine baskınıyla ilgili olarak ayrıca şunlar kaydedilir:İ syancılar Medine’ye topluca girme kararı aldıktan sonra tekbirler getirerek şehre girdiler. Halifenin evini kuşatan isyancılar kendilerine müdahale etmeyenlere zarar vermeyeceklerini söylüyorlardı.
İsyancıların şehre girmesinin ardından halifenin namazdan sonra okuduğu hutbe olayları iyice kızıştırdı. Hz. Osman hutbesinde isyan eden bu kalabalığa hitaben şöyle dedi:
-”Ey asiler! Allah’a sığının, bütün Medine halkı sizin Resûlullah’ın diliyle lanetlendiğinizi biliyor. Hatalarınızı iyilik yaparak düzeltmeye çalışınız.” Halifenin bu sözleri üzerine Muhammed b. Mesleme ayağa kalkarak Hz. Peygamber’in laneti konusunda şehadet ettiğini açıkladı. Ancak Hukeym b. Cebele onu zorla oturttu.
Ardından Zeyd b. Sabit ayağa kalkınca Muhammed b. Ebî Kuteyr zor kullanmak suretiyle onu oturttu. Bu kişisel çekişmelerden sonra isyancılar ayaklandılar. Mescid karıştı ve yaşanan arbede içinde hırpalanan Hz. Osman bayıldı. Nihayet halife evine götürüldü. Gelişmeler üzerine aralarında Sa’d b. Ebî Vakkas, Hüseyin b. Ali, Zeyd b.Sabit ve Ebû Hureyre’nin bulunduğu bir kısım Medineli Müslüman Hz. Osman’ın evi önünde nöbet tutmak istediler. Ancak Hz. Osman onların bu girişimini reddetti. Bu arada Hz. Ali, Talha ve Zübeyr geçmiş olsun dileklerini sunmak ve gelişmeler hakkında
değerlendirme yapmak için Hz. Osman’ı ziyaret ettiler. Görüşme anında Mervan b.Hakem başta olmak üzere Ümeyyeoğullarından bir grup da halifenin yanında bulunuyordu. Yaşananlardan Hz. Ali’yi sorumlu tutan Emevîler ona şöyle tehditte bulundular:
-”Bizi helâk ettin, Mü’minlerin emirine bunları sen yaptın. Allah’a yemin olsun ki, amacına ulaştığında dünyayı senin başına yıkacağız.” Bu sözlere öfkelenen Hz.Ali yanındakilerle birlikte orayı terk etti.
Farklı bir rivayette şu bilgiler aktarılmaktadır.İsyan günlerinde Muhammed b.Ebî Bekir isyancılarla birlikte geldiği Medine’de Hz. Osman’a karşı isyanın önde gelenlerinden birisiydi. Muhammed b. Ebî Huzeyfe ise Mısır’da halife aleyhtarı faaliyetlerine devam etmekteydi. Muhalif grubun Mısır’dan hareketinden sonra Mısır valisi Abdullah b. Sa’d gelenlerin niyetlerini umre yapmak olarak açıklamalarına rağmen, bunun doğru olmadığını, asıl gayelerinin halifeyi görevinden indirmek ya da
öldürmek olduğunu Hz. Osman’a bildirmişti.688 Bunun üzerine Hz. Osman Medine’de bir hutbe okuyarak gelenlerin amacının fitne çıkarmak olduğunu söyleyerek hareketi kınayan genel bir açıklama yapmıştı.

Muhammed b. Ebî Bekir’in bu işe katılması onunla Ali b. Ebî Talip ve Hüseyin b. Ali arasındaki nesep
bağıyla ilişkili olarak düşünülebilir. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Muhammed’in annesi
Esma bt. Umeys ile evlenmişti. Dolayısıyla Muhammed Hz. Ali’nin üvey oğluydu. Ayrıca Muhammed
ile Hüseyin b. Ali bacanak idiler. Bu ikisi Sâsânî hanedanından III. Yezdicerd’in kızlarıyla evliydiler.
H. brahim Hasan, (a.g.e.), II, 34. şte Hz. Ali’nin isyan hareketinde yumuşak karnı diyebileceğimiz bir
yer de Muhammed b. Ebî Bekir’in bu olay içinde yer almasıdır. Hz. Ali, gelişmelerde her ne kadar
halifeyi müdafa pozisyonunda olsa da, bu akrabalık bağı nedeniyle isyancılarla bir şekilde alâkalı
görünüyordu. Anlaşılan kendisi onlardan uzak dursa dahi, asiler Muhammed nedeniyle onu kendilerine yakın görmekteydiler.

Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh’in Mısırlılar’a karşı Hz. Osman’ı korumak amacıyla Medine’ye gelmek üzere yola çıktığı rivayet edilmektedir. Eyle’ye ulaştığında halifenin kuşatma altında olduğunu ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe’nin Mısırda kontrolu ele geçirdiğini haber aldı. Geri dönen Abdullah b. Sa’d Mısır’a sokulmayınca Filistin’e giderek Hz. Osman’ın öldürülmesine kadar orada kaldı
Bu konudaki diğer bir rivayette geçen bazı ifadeler kabilecilik açısından dikkat çekicidir. Bu rivayete göre Hz. Osman’ın muhasara altına alındığı günlerde Hz. Ali Hayber’de bulunuyordu. Medine’ye geldiğinde bir grup Müslümanın Talha’nın yanında toplandığını gördü. Orada bulunanlar Hz. Ali’nin üzerlerinde etkisi olabileceği kişilerdi.
İşte bu sıralarda Hz. Ali’nin Medine’ye geldiğini öğrenen Hz. Osman, ona giderek şunları söyledi: -”Benim senin üzerinde İslâm’ın hakkı olduğu kadar kardeşliğin,akrabalığın ve sihriyyetin de hakları vardır. Eğer bütün bunlar olmasaydı ve biz de cahiliye devrinde olsaydık Teymoğullarından bir kimsenin, Abdümenaf’tan emirleri olan birini çekiştirmesi ayıp olurdu.” Daha önce ifade ettiğimiz gibi Talha b. Ubeydullah Kureyş’in zayıf bir kolu olan Teymoğulları kabilesindendi. Bilindiği gibi
Osman b. Affan ile Ali b. Ebî Talip’in soyları ataları Abdümenaf’ta birleşmektedir. Bu iki sahabînin akrabalıklarının dışında şüphesiz Haşimoğullarının ve Ümeyyeoğullarının İslâm öncesi dönemde de var olan büyük prestijleri dikkate alındığında, kabile gelenekleri açısından Hz. Osman bu davranışı nedeniyle Talha’ya sitem etmekte ve akrabası olan Hz. Ali’den yardım istemektedir. Hz. Osman’a göre İslâm’ın bu konularda getirdiği yeni anlayış muhalifleri tarafından adeta bir koz olarak kullanılmış olmaktadır.
Hz. Ali, Hz. Osman’ın yukarıdaki sözlerinden sonra Talha’nın evine giderek ona:
-”Ey Talha senin de içinde olduğun bu iş nedir?” diye sordu. Talha yaptığı davranışın bıçak kemiğe dayandıktan sonra yapılacak türden davranışlardan olduğunu ifade edince Hz.Ali beytülmale geldi ve kapıyı kırarak Müslümanlara mal dağıtmaya başladı. Hz. Ali’nin bu davranışı üzerine Talha’nın etrafında toplanan insanlar dağıldılar. Halife de bu durumdan son derece memnun oldu. Bu olaydan sonra Hz. Osman’ın yanına gelen Talha ile aralarında şöyle bir konuşma geçer:
-Talha, “Ey mü’minlerin emiri, ben bir iş yapmak istedim, ancak Yüce Allah engelledi.” Hz. Osman ona şu sözlerle karşılık verdi:
-”Sen tevbe etmiş olarak geldin, fakat buraya mağlup ulaştın. Allah sana yeter ey Talha! “

Emevî-Hâşimî çekişmesi açısından bakıldığında bu rivayetlere göre Hz. Ali’nin,Hz. Osman’a karşı üzerine düşen görevleri yaptığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber bu iki sahabî arasındaki gerginliğe işaret eden farklı rivayetlerde bulunmaktadır. Ayrıca bu iki şahsiyetin diyalog ve davranışları üzerinden gelişen atmosfer durumdan vazife çıkarmak isteyen kabile üyeleri tarafından bir çekişmeye dönüştürülmekteydi.

Hz. Osman’ın iktidarının sonlarına doğru ortaya çıkan başkaldırı hareketinde
özellikle kabilelerin eğilimleri büyük rol oynadı.694 Böyleyken, kuşatmanın devam ettiği
günlerde Mervan b. Hakem kabilecilik açısından ciddi anlamda problemli davranışlar
sergilemeye devam etti. Onun çıkışlarıyla kabilelerin iktidardan rahatsızlığı ve Emevî-
Haşimî çekişmesi adeta şahlandı.
Hz. Ali ve Muhammed b. Mesleme Mısırlılarla görüşüp onları geri dönmeye ikna ettikten sonra Mervan, Hz. Osman’a gelerek onun Müslümanlara yaşanan gerginliğin sorunsuz bir şekilde kapatıldığını açıklayan bir konuşma yapmasının uygun olacağını söyledi. Aksi takdirde bu girişimden cesaret alan bazı kimselerin benzer şekilde ve daha güçlü hareketlere girişebileceğini ifade etti. Hz. Osman o gün mescidde Müslümanları toplayıp Mervan’ın önerdiği şekilde bir konuşma yaptı. Ancak konuşma beklenen neticeyi vermedi. O sırada mescidde bulunan Amr b. el-Âs ona:
-”Allah’tan kork ey Osman, sen bir çok günah yüklendin, biz de seninle beraber aynı günahlara ortak olduk. Allah’a tevbe et ve Allah’a dön.” şeklinde bir hitapta bulundu. Hz. Osman,Amr’a onu hırpalayacak şekilde bir karşılık verdi. Fakat farklı bir ses de Amr’ı destekleyince, Hz. Osman ellerini kaldırıp:
-”Allah’ım ben sana ilk tevbe edenlerden biriyim” dedi.
Amr b. el-Âs bu olaydan sonra Medine’den ayrılıp Filistin’e gitti. O yola çıkarken Hz. Ali, Talha ve Zübeyr’e uğrayarak onlara, Hz. Osman aleyhinde konuştu.
Ancak Amr bununla yetinmedi ve karşılaştığı herkesi halifeye karşı kışkırtmaya çalıştı.Amr b. el-Âs bu durumunu şöyle ifade etmektedir: “Dağ başlarında gördüğüm çobanlara varıncaya kadar herkesi Osman’ın aleyhinde sürekli kışkırttım.”

Farklı bir rivayette Hz. Osman’a Mısırlıların ayrılmasından sonra halka konuşma yapmasını öneren kişi Hz. Ali olarak gösterilmektedir. Hz. Ali ona şöyle demiştir:
-”Halka bir konuşma yap.İnsanlar ve Yüce Allah senin kalbinde ayrılık düşüncesi olmadığını bilsinler ve emaneti sana teslim etsinler. Bütün eyaletler senin aleyhinde çalkalanıyor. Bunu yap ki sonra Basra’dan ve Kûfe’den başka birileri çıkıp gelirse ‘Ey Ali git ve onları ikna et.’ demene gerek kalmasın. Eğer böyle yapmazsan işte o zaman göreceğin gibi ben de seninle akrabalık bağlarımı koparmış ve senin bana olan hakkını da hafife almış olurum.” Hz. Ali’nin bu sözlerinden sonra Hz. Osman kalkıp bir hutbe okudu. Ancak birinci rivayette olduğu gibi onun bu hutbesinin Müslümanlar arasında bazı ihtilaflara yol açtığı ifade edilmektedir. O hutbesinin sonunda tevbe etti. Sonra toplumun ileri gelenlerinin kendisine gelerek görüşlerini bildirmelerini istedi. Halife herkesle her türlü diyaloğa açık olduğunu, bir köle dâhi kendisini hakka iletecek olsa ona uyacağını ve Allah’a giden yoldan başka hiçbir yolun olmadığını söylemişti.
Onun bu söylediklerine ilave olarak: “Mervan’ı ve yakınlarını sizden ve kendimden uzaklaştıracağım, onları sizinle aramızda perde edinmeyeceğim.” sözleri Müslümanların Mervan’a karşı rahatsızlıklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Hz. Osman mescidden döndüğünde Mervan, Saîd ve Ümeyyeoğullarından bir grubun evde beklediğini gördü. Onlar Hz. Osman’ın mesciddeki hutbesini dinlememişlerdi. Halife oturduğunda Mervan konuşmak için izin istedi. Hz. Osman’ın karısı Naile bt. el-Ferafise ondan kesinlikle konuşmamasını istedi. Naile, Mervan ve diğer Emevî önde gelenlerinin Hz. Osman’a karşı gelişen başkaldırıyı alevlendirdiklerini düşünüyor, onların herhangi bir şekilde halifeyi yönlendirmelerine engel olmak istiyordu. Naile’nin müdahalesi Mervan’ı rahatsız edince atıştılar. Ardından Mervan
tekrar Hz. Osman’dan izin alarak isyan hareketi ve Hz. Osman’ın tevbesi üzerine bir değerlendirme yaptı. O halifenin davranışına saygı duyduğunu ancak dışarıda heyecanlı bir kalabalığın beklediğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Osman Mervan’dan onlarla konuşmasını istedi. Mervan bunu yaptı, ancak onun konuşması isyancıları yatıştırmak yerine adeta çileden çıkardı. Mervan b. Hakem kapıya çıktı ve asilere şöyle seslendi:
-”Size ne oluyor, sanki yağma yapmak üzere toplanmış gelmişsiniz. Sizi yüzleri çirkin insanlar, ne istiyorsunuz? Bizim iktidarımızı elimizden almak için mi geldiniz. Buradan çıkıp gidin. Allah’a yemin olsun, bize saldırıp kasteddiğiniz takdirde, bizden hoşlanmayacağınız şeyler göreceksiniz. Başınıza gelecek olanlardan da memnun olmayacaksınız. Evlerinize dönün. Vallahi biz şu anda elimizde bulundurduğumuz yönetim işinde asla mağlup olmayız.”
Mervan’ın bu konuşması halifenin evi önünde toplanan insanları Hz. Ali’ye başvurmaya sevketti. Hz. Ali o gün için yaşananları kendisi açısından şu sözleriyle ifade etti: “Ey Allah’ın kulları, ey Müslümanlar, ben evimde oturduğumda ‘Beni,akrabalığımızı, hukukumuzu terk ettin.’ der. Konuştuğumda Mervan gelir kendisiyle oynar, yaşının ilerlemesini kullanarak onu istediği şekilde yönlendirmeye yeltenir. Oysa o Allah Resûlünün en yakın sahabîlerinden biridir.”
Hz. Ali bu açıklamalarından sonra öfkeli bir şekilde Hz. Osman’ın yanına gitti ve ona şöyle serzenişte bulundu:
-”Mervan’dan razı olan sen değil misin? O da seni dininden ve aklından saptırıncaya kadar senden razı değil mi? Sahibinin çekip getirdiği yere yönelen deve gibi onun elinde mi kaldın? Allah’a yemin olsun ki, Mervan ne din hakkında, ne kendisi hakkında herhangi bir görüşe sahiptir. Vallahi ben Mervan’ın seni bir bu tarafa, bir o tarafa çekip durduğunu görüyorum. Ben bu sözlerimden sonra bir
sana gelip serzenişte bulunmayacağım. Sen itibarını kaybettin ve kendi görüşünü koruyamadın.”
Hz. Ali ayrıldıktan sonra Hz. Osman’ın hanımı Naile de Mervan hakkında Hz.Ali’nin söylediklerini teyit edecek mahiyette ikisi arasında geçen diyaloğu işittiğini,halifenin Hz. Ali’ye uymak yerine Mervan’nın arzularına göre hareket ettiğini yadsıyarak ifade etti. Hz. Osman ne önerdiğini sorunca, Naile şöyle karşılık verdi:
-”Allah’ta korkman ve senden önceki iki arkadaşının sünnetine tabi olman gerekir. Sen Mervan’a itaat ettiğin zaman seni ölüme götürür. Mervan’ın insanların nazarında hiçbir itibarı, heybeti ve sevgisi yoktur. Bu nedenle de insanlar seni terkederler. Ali’ye haber gönder, gönlünü al. O senin akrabandır, ona tabi ol.” Naile’nin bu sözlerinden sonra Hz.Osman’nın Hz. Ali’yi çağırttığı rivayet edilir. Ancak Hz. Ali bu çağrıya “Ben ona dönmemem gerektiğini artık anlamış bulunuyorum.” diyerek icabet etmemiştir.
Mervan’ın bu günlerde işi iyice çığırından çıkardığı anlaşılmaktadır. Nitekim Naile’nin kendisi hakkındaki sözleri kulağına gidince o, Hz. Osman’n yanında Naile’ye hesap sormaya kalkmıştı. Hz. Osman ise ona:
-”Sakın ona bir tek söz söyleme, seni yüzü kara adam. Vallahi o bana senden daha iyi nasihat eder.” diyerek azarlamıştır.
Hz. Osman gece Hz. Ali’nin evine gitti. Hz. Ali’ye o güne kadar kendisine söylenenlere uymadığını, ancak artık uyacağını söyledi. Hz. Ali ona güvenmiyordu.
Halifeye insanlara minberden söz verdiğini, sonra Mervan’ın kalkıp kendi evinin önünde insanlara hakaretler yağdırdığını ifade etti. Bunun üzerine Hz. Osman, Hz. Ali’nin yanından çıkarken:
-”Beni yalnız, yardımsız bıraktın. İnsanların bana karşı cesaretli olmalarına sebep oldun.” dedi. Hz. Ali bu sitemi kabul etmedi. Hz. Osman’a insanları zararları dokunmasın diyerek sürekli ondan uzaklaştırmaya çalıştığını, onun da görüşmelerinde kendisini onayladığını ifade etti. Ancak bundan sonra halifenin yine Mervan’ın söylediği şekilde hareket ederek Hz. Ali’nin sözlerini kulak ardı ettiğini
belirtti.
Mervan, Hz. Osman yönetiminde başından itibaren sürekli etkin oldu. Onun halifeye sadece kâtiplik yapmadığı, zaman zaman daha öte davranışlar içinde bulunduğu görülmektedir. Şu soru sorulabilir: Halife hemen herkesin muhalefetine rağmen neden hâlâ Mervan b. Hakem’i görevinde tutuyor ve onu en azından dinlemeye değer buluyordu? Hz. Osman’ın daha önce belirttiğimiz diğer nedenlerin yanında, her şeye rağmen Mervan’ın görüşlerini dikkate alması Mervan’ın kanaatlerinin iktidar açısından kabul edilebilir yanlarının bulunması ve ikna edici bir kişiliğe sahip olmasıyla açıklanabilir. Belki de Hz. Osman, Mervan b. Hakem ve Saîd b. el-Âs gibi Emevîlerin görüşlerinin isyanın ayak seslerinin duyulmasından itibaren uygulandığı takdirde sonuç getirebileceğini düşünüyor, fakat onların önerdiği yoldaki girişimleri kendi idarî ilkelerine aykırı buluyordu. Davranışlarından Mervan’ın siyaset konusunda iddialı olduğu anlaşılmaktadır. Onun olaylara müdahalesinin basit, alelade çıkışlar olarak düşünülmemesi gerektiği kanaatindeyiz. Aksine o, günü kendisi açısından en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyor, öte yandan geleceğine yatırım yapıyordu. Onun daha
sonraki siyasî yaşantısı dikkate alındığında bu durum daha net görülür.

Hz. Osman çok geniş topraklara hükmeden bir devlet başkanı olmasına rağmen,Medine’de hazır bir merkez ordusu ya da muhafız olarak herhangi bir birliği yoktu.
Kuşatmanın ciddi boyutlara ulaşması Hz. Osman’ı başka çareler aramaya yönlendirdi.Medine’de halifeyi savunma arzusu içinde olan birkaç kişi vardı, ancak halife onlarla,isyancıları karşı karşıya getirmek istemiyordu. Bu durumda halifenin yardım almak için tek alternatifi kalıyordu. Büyük eyaletlerin -aynı zamanda her biri kendi akrabaları olan- Emevî valilerinden destek almak. Hz. Osman’ın bu isteğinin nasıl bir netice verdiği hakkında kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır.
Hz. Osman, Şam, Kûfe ve Basra valilerine mektuplar göndererek yardım talebinde bulundu. Halifenin bu isteğine ilk cevap gecikmeli de olsa Muaviye’den geldi. Herşeye rağmen Şam valisi Muaviye b. Ebî Süfyan, Habib b. Mesleme el-Fihrî’yi; Basra valisi Abdullah b. Âmir, Mücaşî b. Mes’ûd es-Sülemî’yi; Mısır valisi Abdullah b. Sa’d, Muaviye b. Hudeyc’i Medine’ye gönderdi. Kûfe’den de Ka’ka’ b.Amr’ın hazırladığı bir birlik yola çıktı. Şam dışındaki vilayetlerden gönderildikleri bildirilen birliklerin ne yaptıkları ya da ne oldukları hakkında kaynaklarda tatmin edici bilgilere rastlayamadık. Şam’dan gelen Habib b. Mesleme el-Fihrî ve Basra’dan gelen Mücaşî b. Mes’ûd es-Sülemî emrindeki askerler henüz Medine’ye ulaşmadan Hz.Osman’ın öldürüldüğünü öğrenince geri döndüler.
Ya’kûbî Muaviye’nin Hz. Osman’ın çağrısına cevap vermek üzere onikibin kişilik bir orduyla bizzat hareket ettiğini söylemektedir. Ancak Muaviye ordusunu Şam sınırında bekleterek kendisi halifeyle görüşmeye gelmiştir. Hz. Osman bu davranışından dolayı Mıuviye’ye sitem ederek onu öldürülmesi halinde kendisinin kanı üzerinden hak talebinde bulunmakla itham etti ve ordusuyla birlikte destek vermesini istedi. Muaviye bu emri yerine getirmek üzere gitti fakat onlar Medine’ye ulaşmadan önce Hz. Osman öldürülmüştü. Ancak Ya’kûbî’nin bu rivayeti tartışmalıdır. Nitekim isyan hareketinin
ayyuka ulaştığı bir zamanda Medine’ye gelen Muaviye’nin asileri aşarak halife ile rahat bir görüşme yapması pek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca bu rivayetin diğer kaynaklarca desteklenmemesi de bu konudaki şüpheleri artırmaktadır.
Bütün bu riayetlerden, Hz. Osman’ın güçlü yıllarında iktidarından her şekilde yararlanma yoluna giden Ümeyyeoğullarının, öldürülmesine yakın bir zamanda yine onun üzerinden çıkar hesabı yaptıkları anlaşılmaktadır. Nitekim onların Hz. Osman yaklaşık kırk gün muhasara altında tutulmasına rağmen bu süre içerisinde hiçbir olumlu tavır sergilemedikleri görülmektedir. Aksine onlar adeta halife ile isyancıları karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Acaba Ümeyyeoğulları Hz. Osman’ın öldürüleceğine kanaat getirip, gerçekten onun kanı üzerinden iktidarlarını koruma hesabı mı yapıyorlardı?

Hz.Osman’ın Öldürülmesi:

Hz. Osman’ın yakın adamları, onunla istişare ederek Hz. Ali’den yardım istemesini ve imdat kuvvetleri gelinceye kadar asilere atiyyeler vererek onları oyalamasını önerdiler. Ancak halife isyancıların artık bu şekilde ikna edilemeyeceklerinin farkındaydı. Mervan, hiçbir güvence ve ahitleri olmayan bu adamların açık bir isyana giriştiklerini söyleyerek oyalanmalarının uygun olacağını belirtti. Hz. Osman, Hz. Ali’yi çağırtarak hayatından endişe ettiğini söyledi ve istediklerini vererek isyancıları geri çevirmesini istedi. Hz. Ali ona:
-”İnsanlar senin öldürülmenden daha çok adaletine muhtaçtırlar.” diye mukabelede bulundu. Hz. Ali,
ayrıca insanların ondan güven beklediğini, verdiği sözleri tutması gerektiğini ve dolayısıyla kendisini de aldatmamasını söyledi. Bununla beraber Hz. Ali ondan gereken teminatı aldıktan sonra isyancılarla görüştü.İsyancı topluluk Hz. Ali’ye güveniyordu.Onun öncülüğüyle bazı kamu yetkililerinin görevlerinden azledilmesi ve haksızlıkların düzeltilmesine dair bir ahitname yazıldı. Fakat Hz. Osman’ın çarpışma için hazırlık yapmaya başlamasıyla bu girişim de netice vermedi. Hz. Osman “Sizin istediğiniz kişileri göreve getirip, istemediklerinizi görevden çekersem benim burada bulunmamın hiçbir anlamı kalmaz.” diyordu. Asiler, “Allah’a yemin olsun ki ya bu isteklerimizi yerine getirirsin ya da azledilir veya öldürülürsün.” şeklinde karşılık veriyorlardı. Hz.Osman ise Yüce Allah’ın kendisine giydirdiği hilafet gömleğini asla sırtından çıkarmayacağını söylüyor ve isyancıların isteklerini kesinlikle reddediyordu.
Hz. Osman etrafındaki çemberin iyice daraldığı günlerde evinin balkonundan insanlara seslendi. O, kendisinin Hz. Ömer’in öldürülmesinden sonra Allah’ın iradesinde şûranın kararı ve Müslümanların onayıyla halife seçildiğini söyledi. Kendisinin iyi bir geçmişe sahip olduğunu, öldürülmesini gerektirecek herhangi bir suç da işlemediğini belirtti. İsyancılar ise onun önceleri nitelikli bir Müslüman iken daha sonra değiştiğini ve ölümü gerektirecek suçlar da işlediğini söyleyerek haksızlık yapan insanları kendinden uzak tutmadığını ve halifelik makamını kendilerine karşı bir koz olarak
kullandığını dile getirdiler.
Kuşatmanın ilerleyen günlerinde Hz. Osman’ın suyu isyancılar tarafından kesilmişti. Bu yeni gelişmeye kadar halifeyle ilişkisini kesen Hz. Ali bu olayda Talha’dan ona su götürmesini istedi. Ancak Hz. Ali’nin gönderdiği suyu almak isteyen Ümeyyeoğulları ile Benû Zühre, Benû Mahzum ve Gıfarîlerden olan kimseler arasında tartışma çıktı. Çünkü Benû Zühre, Abdullah b. Mes’ûd; Benû Mahzum, Ammâr b. Yâsir ve Gıfarîler de Ebû Zer nedeniyle Hz. Osman’a kızgın idiler.
Kuşatma devam ederken Hz. Osman isyancılara seslenerek Ru’me kuyusunu satın alıp hibe ettiğini ve Peygamber mescidinin genişletilmesi için bir araziyi satın aldığını hatırlatarak onların bu iyiliklerini bilip bilmediklerini sordu.İsyancılar onu doğrulayınca bir ara muhasara kısmen hafifletildi. Ancak Malik el-Eşter isyancılara şöyle seslendi:
-”Öyle anlıyorum ki, o sizi kandırmaya çalışıyor.”

Bu arada hacca gitmek üzere hazırlanmış olan Hz. Aişe, kardeşi Muhammed b. Ebî Bekir’in de kendisiyle birlikte gelmesini istedi. Muhammed b. Ebî Bekir bu davete icabet etmedi. Hz. Aişe ise elinden gelse asileri engellemek istediğini söylüyordu. Bu olayla ilgili olarak Kâtip Hanzala’nın Muhammed b. Ebî Bekir’e söylediği şu sözler dikkat çekicidir:
-”Mü’minlerin annesi kendisiyle birlikte hacca gitmeni istiyor. Sen ise ona katılmıyorsun ve Allah’ın helal kılmadığı bir konuda bu Arapların kurtlarına uyuyorsun değil mi? Vallahi bu iş eğer müsabakaya bırakılacak olursa Benû Abdimenaf seni mutlaka yener.”
Asiler hac mevsimi münasebetiyle Hicaz’a gelecek olan Müslümanların kendilerini engelleyeceğinden ve öldürülebileceklerinden endişe etmeye başladılar. Bu nedenle ellerini çabuk tutup Hz. Osman’ı bir an önce öldürme kararı aldılar. Bu amaçla Hz. Osman’ın evine saldırdılar. Hasan b. Ali, Abdullah b. Zübeyr, Muhammed b. Talha,Mervan b. Hakem, Saîd b. el-Âs ve diğer bir grup kimse onlara engel olmaya kalkışınca aralarında çarpışmalar oldu.
Hz. Osman bu sahabe çocuklarından döğüşmemelerini istiyordu. Ancak onlar asilerle çarpışmaya devam ediyorlardı. Hz. Osman için en hararetli biçimde savaşan kişinin Ebû Hureyre olduğu rivayet edilmektedir. Bu kritik anlarda dahi Mervan tahrik unsuru davranışlardan geri durmuyordu. Evin önünde toplananlara karşı şiir türünde hakarat içeren sözler sarfediyordu. Onun bu sözleri üzerine Benû Leys kabilesinden el-Beya’ adında birisi Mervan’ın üzerine atılarak ona bir darbe indirdi. Mervan da ona vurdu. Ancak boynundan aldığı darbe Mervan’ı ağır yaralamıştı. Yere düşen Mervan’ı öldürmek üzere Ubeyd b. Rifa’a ez- Zürekî ileri atıldı.
Bu arada İbrahim b. Adiy’in annesi ve aynı zamanda Mervan’ın sütannesi olan bir kadın araya girerek onu öldürülmekten kurtardı. Nitekim Mervan’ın çocukları Emeviler döneminde bu kadının oğlu İbrahim’e annesinin bu davranışı nedeniyle önemli görevler vereceklerdir.
Kapıda yaşanan çarpışmalar esnasında Hasan b. Ali ve Muhammed b. Talha’ya ok isabet etti ve yaralandılar. Hz. Ali’nin azadlısı Kanber’in de başı yarıldı. syancılar Hasan b. Ali ve Mervan b. Hakem’in yaralanmasının Haşimoğulları ve Ümeyyeoğullarını öfkelendirebileceğini düşünerek kaygıya kapıldılar. Bunun üzerine Hz. Osman’ın evine girmek için farklı bir yol aradılar. Halifenin evine bitişik olan Amr b. Hazm’ın evinden içeri daldılar. Hz. Osman’ı öldürmek için bir katil adayı
seçmişlerdi. Bu adam halifenin yanına girdi. Hz. Osman bu şahsa yaşanan olayları İslâm adına ve kendi açısından değerlendirdi. Bundan etkilenen adam girişiminden vazgeçti.
İkinci katil adayı Leysoğullarından birisiydi. Onun girişimi de sonuçsuz kaldı. Bu defa Kureyş’ten bir katil adayı seçildi. Netice yine değişmedi. Hz. Osman’ın yanına giren ve onu öldürmeyenlerin sonuncusu Muhammed b. Ebî Bekir oldu. Muhammed b. Ebî Bekir’i karşısında gören Hz. Osman ona: -”Sana yazıklar olsun, sen Allah’a mı karşı geliyorsun, ona mı kızıyorsun? Benim sana karşı işlediğim bir suç ya da yaptığım bir,haksızlık mı var?” diye serzenişte bulundu. Muhammed b. Ebî Bekir Hz.Osman’ı sakalından tutarak:
-”Allah seni rezil etsin ey Na’sel.” deyince Hz. Osman:
-”Ben Na’sel değilim, ben Osman’ım ve mü’minlerin emiriyim.” şeklinde karşılık verdi. Muhammed
b. Ebî Bekir şöyle devam etti:
-”Muaviye sana yaramadı, bn Âmir sana yaramadı,mektupların bile sana bir fayda vermedi.” Hz.Osman şöyle cevap verdi:
-”Bana karşı öyle bir tutum sergiledin ki baban olsaydı bunu asla yapmazdı.” Bunun üzerine Muhammed b. Ebî Bekir:
-”Şayet babam senin yaptığın bu işleri görseydi hilafetini reddederdi. Şu anda sana sakalını tutmaktan daha fazlasını yapmak istiyorum.” deyince,Hz. Osman ona:
-”Senin bu yaptıklarına karşı Allah’a sığınıp ondan yardım dilerim.” demek suretiyle karşılık verdi. Bu sözlerden sonra Muhammed b. Ebî Bekir onu bırakarak dışarı çıktı.
Muhammed b. Ebî Bekir’in Hz. Osman’ı öldürmeyip yanından çıktığını gören isyancılardan Kuteyre, Sevdan b. Hımran ve el-Gâfikî isimli kişiler içeri girdiler. Elinde bulunan bir demirle Hz. Osman’a bir darbe indiren el-Gâfikî ayağıyla da Kur’an-ı Kerim’i tekmeledi. Öte yandan Hz. Osman’ı öldürmek üzere kılıcını indiren Sevdan b.Hımran’a engel olmak üzere halifenin karısı Naile elini kaldırınca inen kılıç darbesi onun parmaklarını kesti. Böylece Sevdan Hz. Osman’ı öldürdü. Başka bir rivayette Hz.
Osman’ı Kinane b. Bişr et-Tüceybî’in öldürdüğü rivayet edilir.
Yine isyancılardan Amr b. Hamik adında bir kişinin Hz. Osman’ın vefatından önce göğsüne oturmak suretiyle ona dokuz darbe indirdiği ve bu arada şöyle dediği rivayet edilir: “Bunlardan üçünü Allah için, geri kalan altı tanesini ona karşı beslediğim kinden dolayı vurdum.”
Neticede oniki yıl halifelik yapan Hz. Osman h. 18 Zilhicce 35 / m. 17 Haziran 656 tarihinde seksen altı yaşındayken öldürüldü.
Hz. Osman’ı öldüren isyancılardan bazılarının Hz. Osman’ın hizmetçileri tarafından orada öldürüldüğü ve diğer isyancıların evi ve beytülmali yağmalayarak etrafı talan ettikleri bildirilmektedir.
İbnü’l-Esîr’de yer alan Vakidî kaynaklı bir bilgiye göre, Hz. Osman’ın cenazesi namaz için musallaya konduğunda Umeyr b. Dabi adında bir adam onun üzerine atladı ve kaburga kemiklerinden birkaçını kırdı. Onun bu davranışı gerçekleştirirken söylediği sözler Hz. Osman’ın öldürülmesinde kabilenin etkisini farklı bir açıdan bir kez daha ortaya koymaktadır. O şöyle diyordu:
-”Babamı (Dabi kabilesinden) hapse attın ve ölünceye kadar onu hapiste tuttun.”
Bu günlerde Filistin’de bulunan Amr b. el-Âs Medine’den gelen, bir adama oradaki gelişmeleri sordu. Bu şahıs Hz. Osman’ın öldürüldüğünü söyleyince Amr şöyle dedi:
-”Bana Abdullah’ın babası derler. Ben bir yarayı kaşıdığımda onu mutlaka azdırırım.” Bu arada Amr’ın yanında bulunan Selâme b. Ravh el-Cüzâmî de ona şöyle mukabelede bulundu:
-”Ey Kureyşliler, sizinle Araplar arasında bir kapı vardı, onu da kırdınız.”
Hz. Osman’ın defninin isyancıların taşkınlıkları sebebiyle bir hayli zor gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Hatta Ensar’dan bir grup müslümanın, cenaze namazını kılmak isteyenlere engel olmak istedikleri, ancak fitne korkusuyla vazgeçtikleri rivayet edilmektedir. Hz. Ali bu olaylarda da insanları sağduyulu davranmaya davet ediyordu. Hz. Osman’ın bu şartlar altında kaldırılan cenazesine çok az insan katılmıştı.
Kaynaklarda Hz. Osman’ın öldürülmesine sebep olan uygulamalar ya da olaylar hakkında bir dizi bilgi aktarılır. Devlet adamlarının atamaları, mushafların yakılarak tek örnek nüsha bırakılması, dinî sahada yapılan bazı yenilik ve farklı uygulamalar, bir kısım arazilerin devletleştirilmesi, bazı sahabîlere karşı gerçekleştirilen yaptırımlar, Hz.Osman’ın Ümeyyeoğullarına karşı cömert davranışları, Hz. Peygamber’in yüzüğünün Eris kuyusuna düşürülmesi bunların başlıcalarıdır. Bunula beraber sorun sadece bu birkaç mesele ile ilgili görülmemelidir. Toplumsal sarsıntılar patlama anlarında doğmazlar, aksine onlar bir birikimin ürünüdür. Fitne olarak isimlendirilen kaos Hz.Osman’ın kendisinin oluşturmayıp miras olarak devraldığı, ancak değiştiremediği şartlarla da doğrudan ilişkiliydi. Hz. Ömer devrinde genişleme heyecanıyla hissedilmeyen gerginlikler Hz. Osman döneminde giderek gün yüzüne çıktı.
Memnuniyetsizliği destekleyen faktörlerin çoğalmasıyla olaylar birdenbire patlak verdi.İşte Hz.Osman böyle bir durumda kendisini kabilelerin muhalefetiyle karşı karşıya buldu. Bu dönemde karşılaşılan problemler Arap toplumunda devlet anlayışının henüz tam olarak oluşmamış olması bakımından da değerlendirilmelidir. Bedeviler çöl hayatının özgür ortamından kopup, ayrıntılı ve güçlü bir bürakrasinin kontrolü altına girmek durumunda kaldılar. Bu onları bir yönden memnun etmiş olsa da, eski kabile kültürlerine oldukça ters düşüyordu.Ancak yeni Arap devleti, Medine hükümetinin ihtiyaç duymadığı düzenlemelere yeni yapısı gereği ihtiyaç duymaktaydı.
Hz. Osman’ın kabilelerce düzenlenen bir suikaste uğramasıİ slâm tarihinde bir dönüm noktası oldu. Halifenin isyancılar tarafından öldürülmesi Müslümanlarda büyük üzüntü yarattı. Daha önemlisi Arap kabilelerinde slâm inancıyla beraber ortaya çıkan birlikteliğin ve buna bağlı olarak halifelik makamının itibarını zayıflattı. Bundan sonra hükümet ile kabileler arasındaki bağlar yalnız siyasî ve iktisadî düzeyde kaldı.

Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi’s-sems b. Abdi Menaf el-Kuresî el-Emevî; Rasid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeogullari ailesine mensup olup, nesebi besinci ceddi olan Abdi Menaf’ta Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Fil olayindan alti sene sonra Mekke’de dogmustur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi sems’tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)’in halasi Abdülmuttalib’in kizi Beyda’dir. Künyesi, “Ebû Abdullah’tir. Ona, “Ebu Amr” ve “Ebu Leyla” da denilirdi (Ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isabe fi Temyîzi’s-Sahabe, Bagdat t.y., II, 462; Ibnül Esîr, Üsdül-gâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).

Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiginde Osman (r.a) otuz dört yaslarindaydi. O, ilk iman edenler arasindadir. Ebû Bekir (r.a), güvendigi kimseleri Islâma davette yogun gayret göstermekteydi. Onun bu çalismalari neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmIslerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir’in samimi bir arkadasi idi (Siretu Ibn ishak, istanbul 1981,121; Üsdü’l-Gâbe, ayni yer; Askalanî, ayni yer). Hz. Osman, iman ettigi zaman bunu duyan amcasi Hakem b. Ebil-Âs onu sikica baglayarak hapsetmis ve eski dinine dönmezse asla serbest birakmayacagini söylemisti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyecegini söyleyince, kararliligini gören amcasi onu serbest birakmisti (Suyûtî, 168). Pesinden o, Resulullah (s.a.s)’in kizi Rukayye ile evlenmisti. Bazi tarihçiler bu evliligin Peygamber’in risaletle görevlendirilmesinden önce oldugunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).

Mekkeli müsriklerin iman edenlere yönelttikleri baski ve iskenceler yogunlasip çekilmez bir hal alinca, Resulullah (s.a.s), ashabina Habesistan’a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmustu. Hz. Osman’in Habesistan’a ilk hicret edenler arasinda oldugu hakkinda kaynaklar ittifak halindedirler. Ibn Hacer birçok sahabiye dayandirarak Hz. Osman’in, esi Rukayye ile birlikte Habesistan’a hicret eden ilk kimse oldugunu kaydetmektedir (Ibn Hacer, ayni yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlis bir haberin Habesistan’a ulasmasiyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke’ye geri dönmüstü. Hz. Osman da geri dönenler arasindaydi. Ancak onlar kendilerine ulasan haberin asilsiz olduguna sahit olduklarinda tekrar Habesistana gitmek için yola çiktilar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)’e söyle demisti: “Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necasi’ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle degilsiniz”. Resulullah (s.a.s) ona; “Siz Allah’a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamami sizindir” karsiligini vermisti. Bunun üzerine o; “Bu bize yeter ya Resulullah” dedi (Ibn Sa’d, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).

Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettigi Habesistan’da bir müddet kaldiktan sonra Mekke’ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret etmekle emrolundugunda, Hz. Osman diger müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. O, Medine’ye ulastigi zaman Hassan b. Sabit’in kardesi Evs b. Sabit’e konuk olmustu. Bundan dolayi Hassan, onu çok severdi (Ibnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; Ibn Sa’d, a.g.e., 55-56).

Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satin alarak bütün müslümanlarin istifadesine sunmustu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli oldugu Resulullah (s.a.s)’in su sözünden anlasilmaktadir: “Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardir” (Buharî, Fezailu’l-Ashab, 47).

Hz. Osman, hanimi Rukayye agir hasta oldugu için, Resulullah (s.a.s)’in izniyle Bedir savasindan geri kalmisti. Rukayye ordu Bedir’de bulundugu esnada vefat etmis, müslümanlarin zaferinin müjdesi Medine’ye ulastigi gün topraga verilmisti. Fiili olarak Bedir’de bulunmamis olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir’e katilanlardan saymis ve ganimetten ona da pay ayirmisti (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.i.Hasan, Tarihu’l-Islâm, I, 256).

Hz. Osman Bedir savasi hariç, müsriklerle ve Islâm düsmanlariyla yapilan bütün savaslara katilmistir.

Rukayye’nin vefat edisinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman’i diger kizi Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yilinda Ümmü Gülsüm vefat ettiginde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustu: “Eger kirk tane kizim olsaydi birbiri pesinden hiç bir tane kalmayana kadar onlari Osman’la evlendirirdim” ve yine Hz. Osman’a “Üçüncü bir kizim olsaydi muhakkak ki seninle evlendirirdim” demisti (Üsdül-Gâbe, ayni yer). Resulullah (s.a.s)’in iki kiziyla evlenmis oldugu için iki nûr sahibi anlaminda, “Zi’n-Nureyn” lakabiyla anilir olmustur. Zatü’r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine’de yerine vekil birakmistir (Suyuti, a.g.e., 165).

Hz. Osman’in Habesistan’a hicreti esnasinda Hz. Rukayye’den dogan Abdullah adindaki oglu, Medine’ye hicretin dördüncü yilinda bir horozun yüzünü gözünü tirmalamasi sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiginde alti yasinda idi (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 53, 54).

Hicretin altinci yilinda müslümanlar, Umre yapmak için Mekke’ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onlarin arasindaydi. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanlari Mekke’ye sokmama karari almisti. Bunun üzerine Hudeybiye’de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müsriklerle diyalog kurarak, maksatlarinin yalnizca umre yapmak oldugunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu is için Hz. Ömer’i görevlendirmek istemis, ancak Hz. Ömer, bir takim geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman’in daha uygun oldugunu söylemisti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman’a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hiras b. Umeyye el-Ka’bî’yi Mekkeliler öldürmek istemIslerdi (Ibn Sa’d, a.g.e., II, 96). Müsriklerin hirçin davranIslari böyle bir elçiligi tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)’a söyle dedi: “Git ve Kureys’e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savasmaya gelmedik. Sadece su Beyt’i ziyaret ve onun haremligine saygi göstermek için geldik ve getirdigimiz kurbanlik develeri kesip dönecegiz “. Hz. Osman (r.a), Mekke’ye gidip, müsriklere bu hususlari bildirdi. Ancak onlar; “Bu asla olmaz. Mekke’ye giremezsiniz” karsiligini verdiler. Onlarin red cevabi Islâm kârargahina Osman (r.a)’in öldürüldügü seklinde ulasti. Onun dönüsünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanindaki bütün müslümanlari, ölmek pahasina müsriklerle çarpismak üzere, bey’ata çagirdi. Bey’atu’r-Ridvan adiyla tarihe geçen bu bey’atlasmada Resulullah (s.a.s) sol elini sag elinin üzerine koyarak, “Osman Allah’in ve Resulünün isi için gitmistir” dedi ve onun adina da bey’at etti. Müsrikler bu durumdan korkuya kapildiklari için anlasma yolunu tercih etmIslerdi (Ibn Sa’d, II, 96, 97). Hz. Osman, bu arada Mekke’deki güçsüz müslümanlarla görüsmüs ve onlari Islâm’in yakinda gerçeklesecek olan fethiyle teselli etmisti (Asim Köksal, Islâm Tarihi, VI, 177).

Müsrikler, Osman (r.a)’a isterse Kâ’be’yi tavaf edebilecegini bildirmIsler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyecegi cevabini vermisti. Hudeybiye’de bulunan sahabiler ise Resulullaha: “Osman Beytullah’a kavustu, onu tavaf etti; ne mutlu ona” dediklerinde Resulullah (s.a.s); “Beytullah’i biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmustur” (Vakidî’den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).

Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabin en zenginlerinden biri olmasi, onun Islâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardimda bulunmasini sagladi. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çikan ordularin techiz edilmesinde asiri derecede cömert davrandigi görülmektedir. Tarihçiler onun Ceys’ul-Usra diye adlandirilan Tebük seferine çikacak ordunun techiz edilmesine yaptigi katkiyi övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklasik üçte birini tek basina techiz etmistir. Asker sayisinin otuz bin kisi oldugu göz önüne alinirsa bu meblagin büyüklügü rahatça anlasilir. Yaptigi yardimin dökümü söyledir: Gerekli takimlariyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunlarin süvarilerinin teçhizati, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranisindan çok memnun olan Resulullah (s.a.s); “Ey Allah’im! Ben Osman’dan raziyim. Sen de razi ol” (Ibn Hisam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmus ve; Bundan sonra Osman’a Isledikleri için bir sorumluluk yoktur” (Suyûtî, a.g.e.,169) demistir.

Hz. Osman, Veda Hacci esnasinda da Resulullah (s.a.s)’in yanindaydi. Resulullah (s.a.s) müslümanlari ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)’in yardimina müracaat etmistir (H.i.Hasan, a.g.e., I, 256).

Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey’at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeligi boyunca ümmetin Islerini idarede onunla istisarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)’in vefatindan önce yazdirdigi Hz. Ömer’in Halife atanmasina dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almistir. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)’in yazdiklarini ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmisti. Osman (r.a), yaninda Ömer (r.a) ve yaninda Useyd Ibn Saîd el-Kurazî oldugu halde disari çikmis ve oradakilere “Bu kagitta adi yazilan kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sormustu. Onlar da “evet” diyerek bunu kabul etmIslerdi (Ibn Sad a.g.e., III, 200).

Halifeligi

Hz. Ömer (r.a), yaralaninca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için alti kisiden olusan bir sura olusturmustu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa’d Ibn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr Ibn Avvam ve Talha Ibn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapilan görüsmeler neticesinde, sura üyelerinden dördü feragat edince görüsmeler Hz. Osman’la Hz. Ali üzerinde devam etti. sura baskani Abdurrahman Ibn Avf, genis bir kamu oyu yoklamasi yaptiktan sonra müslümanlarin bu iki kisiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabik olduklarini gördü. Hz. Ali (r.a)’i çagirarak ona; Allah’in Kitabi, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer’in uygulamalarina tabi olarak hareket edip etmeyecegini sordu. O, Allah’in Kitabi ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacagi, ancak bunun disinda kendi içtihadina göre davranacagi cevabini verdi. Ayni soruyu Osman (r.a)’a yönelttiginde o, bunu kabul etmisti. Bunun üzerine Abdurrahman Ibn Avf, Osman (r.a)’i halife atadigini ilan ederek ona bey’at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; Ibn Hacer, a.g.e., 463; H.i.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman’a ikinci olarak bey’at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmustur. Pesinden de bütün müslümanlar ona bey’at ettiler (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)’in hilâfete geçisi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayinin sonlarinda olmustur.

Osman (r.a), devlet idaresini devraldigi zaman Islâm fetihleri hizli bir sekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Misir ve iran, Islâm topraklarina katilmisti. Hz. Ömer (r.a)’in güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin saglam bir sekilde yerlesmesini saglamisti.

Hz. Osman (r.a), Islâm tebliginin girmis oldugu yayilma sürecini ayni hizla devam ettirmeye çalisti. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kibris’i fethetmis, iran’daki ayaklanmalari bastirarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmistir. Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldigi zaman idari kadrolarda yavas yavas bazi degisiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde birakti. ilk önce Küfe valisi Mugire b. su’be’yi azlederek yerine Sa’d b. Ebi Vakkas’i atadi. Sa’d, Osman (r.a)’in yönetime geçtikten sonra atadigi ilk validir (Ibnül-Esir el-Kamil fî’t-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).

Misirlilarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As’in Misir valiliginden alinmasi ve yerine, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in tayin edilmesi bazi karisikliklarin çikmasina sebep olmustu. iskenderiye halki Bizans imparatoru Heraklious’a mektup yazarak kendilerini müslümanlarin elinden kurtarmasini istediler. Ayrica, müslümanlarin karsi koyacak kadar askerlerinin olmadigini da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans imparatoru, Manuel komutasinda kalabalik bir orduyu iskenderiye’ye gönderip burayi isgal etti. Bizanslilardan çekinen Kipti halk, Hz. Osman’dan duruma müdahale etmesini istediginde o, Amr b. el-As’i Misir’a geri gönderdi. Amr, yaptigi savasta, Manuel’i öldürerek düsmani büyük bir yenilgiye ugratti ve iskenderiye sehrini çevreleyen sur’u yikti (Hicrî 25) (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.i.Hasan, a.g.e.; I, 264). Ayni yil içerisinde anlasmalarini bozan Rey üzerine, Sa’d b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemis; ayrica, Deylem üzerine yürümüstür.

Sa’d b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldigi parayi geri ödemekte sikisinca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardesi Velid b. Ukbe’yi Küfe valiligine getirdi (Ibnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, bes sene Küfe valiliginde bulunmustur. Velid, bir sabah, namazi sarhos oldugundan dolayi dört rekat kildirmisti. Hatirlatilmasi üzerine “sizin için arttiriyorum” demisti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezasi vererek bunun uygulanmasini Hz. Ali’den istemisti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer’e onu kirbaçlattirmisti. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye’yi atadi (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman’in, ilk olarak Velid’i, Sa’d'in yerine vali yapmasi yüzünden kinandigini söylemektedir (Suyutî, 172). Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutani Utbe b. Ferkat’i görevinden aldi. Bunun üzerine Azerbeycan halki isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayi itaat altina aldiktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafina yöneldi ve andlasmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).

Bu arada Bizansla yapilan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarina akinlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As’a Kuzey Afrika’yi ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr’a Kabil’e yürümesi talimatini veriyordu (Ibnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altida, Mescid-i Haram’in genIsletilmesi çalismalarina tanik olunmaktadir. Mescid-i Haram’in çevresindeki arsalar satin alinarak genis bir alan elde edilmisti.

Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yilda Misir Valisi Amr b. el-As’i azlederek yerine Abdullah Ibn Sa’d b. Ebi Serh’i getirdi. O, Kuzey Afrika’nin fethinin tamamlanmasi düsüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayida sahabinin de bulundugu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.i. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasindaki kuvvetler, Ibn Ebi Serh ile birleserek Misir’dan batiya dogru harekete geçtiler. Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans imparatorunun valisi, Islam ordusunun topraklarina dogru ilerledigi haberini alinca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kisilik bir ordu hazirlayarak tedbirler aldi. Krallik merkezi olan Subaytala’ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karsi karsiya geldi. Ibn Ebi Serh’in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatisma basladi. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberlesmesi kesilmisti. Hz. Osman baglanti kurabilmek için Abdullah Ibn Zübeyr’i bir askeri birlikle Afrika’ya gönderdi. Günlerce süren savas, Abdullah Ibn Zübeyr’in önerdigi taktikle kisa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandi. Müslümanlarin eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düsmüstü (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.i.Hasen, a.g.e., I, 265-266). Islâm ordularinin önündeki bu engel kaldirildiktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays’a hiç vakit kaybetmeden Cebelu’t-Tarik’i geçerek Endelüs’e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman’in, ordunun Endelüs’e geçisini istemesi, istanbul’un bati yönünden sikistirilarak fethinin kolaylastirilmasi düsüncesinden kaynaklaniyordu. O, komutanlarina söyle diyordu: “istanbul ancak Endelüs tarafindan fethedilebilir. Eger orayi fethederseniz, istanbul’u fethedenlerin ecrine ortak olacaksiniz” (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrica bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (ispanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li’l-Hicre, i.Ü. Ed. Fak. Islam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, istanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamaninda, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmis, Islâm’in karsisindaki en büyük güç olan Bizans’in batidan sikistirilmasi planlari uygulamaya konulmustur.

Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)’dan izin alarak, Suriye sahillerinde olusturdugu donanma ile Akdenize açilmis ve müslümanlar denizlerde de Bizans’a karsi varlik göstermeye baslamIslardi. Muaviye daha önce bu is için Hz. Ömer’e müracaat etmisti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanlarin maslahati bunu gerekli kilmadigi için izin vermemisti. Daha sonra sartlar bu is için elverIsli hale geldiginden dolayi Hz. Osman donanma insasinin lüzumuna kanaat getirmisti. Muaviye, donanmasiyla denize açilarak, Kibris Adasina çikti. Abdullah b. Sa’d Misir’dan onun yardimina gitti. Kibris, yillik yedi bin dinar cizye ile Islâm hakimiyetini tanimak zorunda kaldi (Hicrî 28). Bu miktar onlarin Bizans imparatoruna ödedigi meblagdir (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 96). Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Es’arî’yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz’i atadi (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)’in dayisinin ogludur. Ebu Musa’yi azletmesinin sebebi Kûfe halkinin ondan sikayetçi olmalari ve bunu Hz. Osman (r.a)’a bildirmeleridir (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).

Hz. Osman, Mescid-i Nebi’nin genIsletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taslarla yeniden insa etti. Tas sütunlar dikerek tavanini sac (bir cins agaç) ile kapatti. Uzunlugunu yüz altmis, genIsligini de yüz elli zira’a çikartti (Suyûtî, 173). Hicri otuz yilinda Sa’id b. el-As’in Taberistan’a hücum ettigi görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa’id, bir çok sehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazilaridir.

Bu yil içerisinde Hz. Osman, degisik eyaletlerde, Kur’an-i Kerim’in okunmasi üzerine ortaya çikan ihtilaflari ortadan kaldirmak için çalismalar baslatti. Kur’an-i Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamaninda tedvin edilmisti. Zeyd b. Sabit’in baskanliginda yapilan bu çalismada, Kur’an-i Kerim bir kitap haline getirilmisti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)’dan sonra Ömer (r.a)’a geçmis, onun sehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)’nin elinde kalmisti.

Azerbeycan sefer esnasinda ordu içerisinde kiraat konusunda bir ihtilafin çikmasi, ordu komutani Huzeyfe b. Yeman’i endiselendirmis ve Halife’den, müslümanlarin emin bir sekilde okuyabilecekleri bir mushafin çogaltilmasini istemisti. Hafsa (r.anh)’in yaninda bulunan mushaf getirilerek çogaltildi ve bütün eyaletlere dagitildi. Bunun disinda kalan nüshalarin tamami toplatilarak imha edildi. Bu durum karsisinda Ashabin hayatta olanlari oldukça rahatlamIslardi (Ibnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.i. Nasen, a.g.e., I, 510-513).

Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den sonra kendisine intikal eden mührü Medine’deki Arîs kuyusuna düsürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmus, ancak bütün aramalara ragmen bu mühür bulunamayinca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapilmisti. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptirdi. sehid edilene kadar parmaginda kalan bu mührün kimin eline geçtigi tesbit edilememistir (Ibnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altinci yilinda meydana gelmistir.

Islam fetihlerinin sürekliligi ve elde edilen ganimetlerle insanlarin zenginlesmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmisti. Bu durum, tabii olarak, Islâma uygun olmayan birtakim davranis biçimlerinin de ortaya çikmasina sebep olmustu. Resulullah (s.a.s)’in yaninda yetisen ve bu gelismeleri endiseyle takip eden sahabiler, bu endiselerini yer yer ortaya koymaktaydilar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasiyla taninan ve maddi varliklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmedigine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)’dir. O, sam’da, Muaviye’nin uygulamalarina karsi çiktigi ve düsüncelerini söylemekte israrli davrandigi için Medine’ye çagirildi. Ebu Zerr, Medine’ye geldiginde görüslerini Hz. Osman’a tekrarlamisti. Bunun ardindan, Halife’den izin isteyerek, Medine’ye yakin bir yer olan Rebeze’ye gidip yerlesmisti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).

Bizans’a karsi kazanilan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç süphesiz ki Latu’s-Sevârî deniz savasidir. Abdullah b. Sa’d'in komutasindaki Islâm donanmasi, iskenderiye açiklarinda Bizans imparatoru Konstantin komutasindaki büyük donanmayla karsi karsiya geldi. Bizanslilarin gemi sayisi hakkinda verilen bilgiler, bes yüz ile sekiz yüz rakami arasinda degismektedir. Islâm donanmasinin sahip oldugu gemi sayisi ise ikiyüz civarindaydi. Yapilan savasta Bizanslilar büyük bir bozguna ugratildi. Konstantin, Sicilya’ya siginmak zorunda kalan (Ibnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.i. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karsi olan deniz üstünlügünü kaybetmis, Islam donanmasinin istanbul sularina kadar önüne çikacak bir güç kalmamisti.

Fitnenin ortaya çikisi ve sehadeti

Hz. Osman on iki sene hilâfet makaminda kalmistir. Bunun ilk alti senesi huzur ve güven içerisinde geçmis ve hiç kimse yönetimin uygulamalarindan sikayetçi olmamistir. Kureys, onu Hz. Ömerden daha çok sevmisti. Çünkü Hz. Ömer onlara karsi seriati uygulamada müsamahasiz ve sertti. Hz. Osman ise yaratilisindaki yumusaklik ve hosgörü ile insanlarin serbestçe hareket edebilmelerine imkan saglamisti. Onun bu yapisindan istifade eden eyaletlerdeki bir takim valiler, sorumsuz davranIslar sergilemeye baslamIslardi. Yükselen sikayetleri ani ve kesin kararlarla karsilayamayinca, yavas yavas bir fitne ve kargasa ortaminin olusmasina zemin hazirlanmisti.

Endelüs’ten Hindistan hudutlarina kadar çok genis bir sahayi kaplayan devletin içerisinde, çesitli din ve irklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardi. Bunlar, maglup düstükleri Islâm Devleti’ne karsi her firsati degerlendirerek bas kaldiriyorlardi. Yahudi unsuru ise, Islâm Ümmeti’ni parçalayip yok etmek için Islamin temel prensiplerini hedef almisti. Müslüman oldugunu iddia ederek ortaya çikan bir takim Yahudi asilli kimseler, zuhur eden huzursuzluklari körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalisiyorlardi. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çikmasini saglayan ve tam bir komitaci olan Abdullah Ibn Sebe’dir. Ibn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin hakli sikayetlerini kullanarak insanlari Hz. Osman’a karsi kiskirtiyordu. Bir taraftan “ric’ati Muhammed” (Muhammed (s.a.s)’in tekrar dönüsü) düsüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber’in pesinden hilâfet hakkinin Hz. Ali (r.a)’a ait oldugunu ve bunun da Allah tarafindan belirlenmis bir gerçekten baska bir sey olmadigini yayarak daha sonra ortaya çikacak sia akidesinin temellerini atiyordu. Onun yaydigi düsüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)in hakkini gasbetmIslerdi. O, Küfe, Basra ve samda insanlari kiskirtirken, Ebu Zerr (r.a)in hakli çikIslarini da kendisine malzeme yapmaya ugrasiyordu. (Ibnü’l Esir, Tarih, III,154; H. i. Hasan, age, I, 368-370) Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmis oldugu atamalardan dolayi Hz. Osman’i tenkid etmeye basladilar (Ibnül-Esîr. a.g.e., III, 118).

Yolsuzluklarini denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki sikayetlerini ona ilettiginde o, Hz. Ali’ye söyle diyordu: “Mugire b. su’be’yi Ömer’in vali tayin ettigini bilmez misin?” Hz. Ali: “Biliyorum” deyince o; “O halde neden akrabaligi ve yakinligindan dolayi onu vali tayin ettigim seklinde bir kinamada bulunuyorsun?” diye sormustu. Hz. Ali’nin buna verdigi cevap suydu; “Ömer vali atadigi kimseyi siki bir sekilde kontrol altinda tutardi. En ufak hatalarini görse onlari sorgular ve en siddetli sekilde cezalandirirdi. Sen ise bunu yapmiyorsun” (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 152).

Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkinda yapilan dedikodulari ve bunlarin sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettIsler tayin etti. Muhammed b. Mesleme’yi Kufe’ye; Usame b. Zeyd’i Basra’ya; Abdullah b. Ömer’i sam’a ve Ammar b. Yasir’i de Misir’a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, digerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüslerdi. Osman (r.a) haksizliklari gidermek, filizlenmeye baslayan ve ümmet için büyük sakincalara sebep olacak olan fitnenin yatistirilmasi için yogun bir gayretin içine girmisti.

O, gelen sikayetleri dikkatle inceliyor, basta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab’in ileri gelenleri ile istisarelerde bulunuyordu. Ancak, Misir’dan Medine’ye gelip, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in gayr-i mesru uygulamalarini sikayet eden bir heyetin, dönüslerinde Ibn Ebi Serh’in takibatina ugramalari ve bazilarinin öldürülmesi, olaylarin tirmanmasina sebep olmustu. Bunun üzerine Misir’dan alti yüz kisilik bir topluluk Medine’ye gelerek Mescid-i Nebi’de, namaz vakitlerinde Ebi Serh’in Islediklerini sahabilere sikayet ediyorlardi. Talha Ibn Ubeydullah, Hz. Aise (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman’a giderek, bu insanlarin hakli isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i azlederek yargilamasini istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Misirlilar’a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr’i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr’i vali tayin etti. O, Misir’dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine’den yola çikti. Medine’den üç günlük bir uzaklikta yol alirlarken devesini, sanki takip ediliyormus gibi hizli sürmeye çalisan bir adam gördüler. Adami yakalayip sorguladiklarinda Ibn Ebi Serh’e bir mesaji yetistirmeye çalistigini anladilar. Ona kim oldugu soruldugunda, bazen Osman (r.a)’in, bazan da Mervan b. Hakem’in kölesi oldugunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtiklarinda, içinde, “Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca… Sana ulastiklarinda onlari öldür” yazildigi ve bunun Hz. Osman’in mührüyle mühürlenmis oldugunu gördüler. Derhal Medine’ye geri dönüp Hz. Osman’in evini kusattilar. Hz. Ali, yanina Muhammed Ibn Mesleme’yi alip Osman (r.a)’in evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldigini sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadigini ve yazildigindan da haberi olmadigini söyledi. Muhammed de Osman (r.a)’i dogrulamis ve bu isi düzenleyen kimsenin Mervan oldugunu söylemisti. Yaziyi inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem’e ait oldugunu anladilar. O esnada Osman (r.a)’in evinde bulunmakta olan Mervan’in kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.

Onun evini kusatan asiler diyalog çagrilarina cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmIslerdi, Hz. Osman’in fitneyi yatistirmak ve haksizliklari gidermek hususunda asilere yaptigi nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamisti. Onlar, Hz. Osman (r.a)’a söyle diyorlardi:

“Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu isten vazgeçecek degiliz. Eger sana sahip çikanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savasiriz”. Hz. Osman onlara, Allah’in üzerine yükledigi hilafet görevini asla birakmayacagini ve ölümün kendisine bundan daha sevimli oldugunu bildirmis, ayrica kendini savunmak için kimseye emir vermedigini eklemisti (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri sehirden kovup çikarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarina dair kesin söz vermelerini istiyordu.

Bir gün kendisini kusatan asilerin karsisina çikip: “Ali buralarda mi? Sa’d buralarda mi?” diye sormus, bulunmadiklari cevabini alinca biraz susmus ve söyle demisti: “Bana su saglamasini, Ali’ye bildirecek kimse yok mu?” Bu Hz. Ali’ye ulasinca derhal üç kirba suyu ona göndermisti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)’i öldürmek istediklerini ögrenince, böyle bir seye meydan vermemek için, iki oglu Hasan ve Hüseyin’e, kiliçlarini alarak gidip Osman’in kapisinda beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarini söylemisti. Abdullah Ibn Zübeyr de onlara katilmis, diger bir takim sahabiler de çocuklarini oraya göndermIslerdi. Durum çok nazik bir hal almisti. Hz. Osman, ne asilerin haksiz taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diger bölgelerden gelen, asileri savasarak Medine’den çikarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber sehri’nde kan dökmek ve fitneyi ilk baslatan kimse olmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. Hz. Âise (r.anha)’dan Resulullah (s.a.s)’in söyle söyledigi rivayet edilmektedir: “Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafiklar senden onu çikarmani istediklerinde onu, bana kavusuncaya kadar sakin çikarma”. Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’in bu günler için kendisine bildirdigi seylere uymaya çalisiyordu. O, söyle diyordu: “Resulullah (s.a.s) benimle ahitlesmis oldugu sey üzerinde sabretmekteyim” (Üsdül-gâbe, II, 589; Suyûtî, 170; Ibnü’l-Esîr, III, 175).

Asilerin kendisini öldürmeye kararli oldugunu anladiginda, onlarin böyle bir is Isleyip katillerden olmalarini önlemek için kendilerine bir müslümanin kaninin ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek sartlari dahilinde helal oldugunu hatirlatiyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyecegini anlatip duruyordu.

HAYA ABİDESİ HZ. OSMAN (ra) -1

Sıddıklar âlemdarı Hz. Ebu Bekir’den, hakkın müşahhas timsali Hz. Ömer’den sonra sıra haya abidesi Hz. Osman (r.anhüm)’a geldi. Aslında ne sıddıkiyet Hz. Ebu Bekir’in, ne hakkın temsilcisi olması Hz. Ömer’in ve ne de haya abidesi olma Hz. Osman’ın yegâne vasfıdır. Onlar insanı, insan-ı kâmil yapan bütün vasıfları zirve noktalarda temsil eden kişilerdir. Buna rağmen bazı vasıflar, onlarda diğerlerine nisbeten daha ağırlık kazanmış ve kendini hissettirmiştir. Bu sebeple de tarihe böyle mâl olmuşlardır. Bunda yani bazı vasıfların ağırlıklı olarak bulunmasında fıtratlarının rolü olabileceği gibi, içinde bulundukları içtimaî şartların zorlaması da rol oynamış olabilir. Meselenin bu açıdan tahlilini erbabına bırakıp, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hayatlarını sizlere intikalde takip ettiğimiz metod çerçevesi içinde Hz. Osman’ı anlatmaya başlayalım:

1) DOĞUMU-NESEBÎ
Hz. Osman, meşhur Fil Vak’ası’ndan 6 sene önce; yani hicretten 47 yıl önce dünyaya gelmişlerdir.1 Buna göre Hz. Muhammed (sav)in peygamberlikle serfiraz kılındığı yılda, Hz. Osman 34 yaşındaydı.

Asıl adı Osman b. Affan b. Ebi’l-As b. Umeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menaf olan Hz. Osman’ın annesinin adı Erva b. Kureyz’dir. Kureyş’in en asil ailesine mensup olan Hz. Osman, Hz. Peygamber (sav)’le -beşinci validesi (ninesi) Beyda-i Ümmü’l Hakim, Efendimiz’in halasıydı- akrabaydı. Cahiliye döneminde servet, kudret ve nüfuzu ile temayüz etmiş bulunan bu ailenin ferdlerinden Umeyye, Hz. Osman’ın dedesi, Kureyş kabilesinin reislerin dendi.

Cahiliye döneminde künyesi “Ebu Amr” olan Hz. Osman’ın bu künyesi, Müslüman olduktan sonra Efendimiz’in kızı Rukiyye’den Abdullah isminde bir oğlu olunca ‘Ebu Abdullah’ diye değiştirilmiştir.2

2) ŞEMAİLİ

Hz. Osman (ra), güzel yüzlü, pek nazik, gür sakallı, orta boylu, omuzlarının arası açık ve oldukça sık saçlıydı.3 Müslüman olmadan önceki hayatına ait kaynak kitaplarımızda çok bilgiye rastlayamadığımız Hz. Osman, gençliğinde ticaretle meşgul oluyordu. Ticarî muameleleri çok dürüst olduğu için, halk arasında bu yönüyle meşhur olmuştur.4

3) AİLESİ

Hz. Osman kendisine “Zinnureyn” lakabını kazandıran Efendimizin iki kızı ile evlilik yapmıştır. Bunlardan birinci Rukiyye idi. O cahiliye döneminde Ebu Leheb’in oğlu Utbe ile evlenmişti. Fakat Müslümanlığın zuhurundan sonra Utbe, babasının zorlaması ile Rukiyye’yi boşadı. Bunu takiben Hz. Osman ona talip oldu. Resul-ü Ekrem (sav) de bu mübarek kerimesini ona verdi. Hz. Rukiyye’nin hicretin 2. senesinde vefatından sonra, Efendimiz (sav/in diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Hicretin 9. senesinde de Ümmü Gülsüm vefat etti. Allah Resulü (sav) bunu müteakip bir rivayette “şayet bir kızım daha olsa idi, onu da sana nikâhlardım”, bir diğer rivayette ise “eğer kırk tane kızım olsaydı teker teker onları Osman’a nikâhlardım” buyurmuştur.5

Hz. Osman’ın Rukiyye validemizden Abdullah adını verdikleri bir oğlu olmuştur. Fakat o, hicretin 4. senesinde 6 yaşında iken vefat etmiştir. Ayrıca Hz. Osman, Bedir Savaşı esnasında ölümcül hastalığa yakalanan zevcesi Hz. Rukiyye’nin yanında Efendimiz (sav)’in müsâadesiyle kalmış ve bu sebeble Bedir’e katılamamıştı.6

Hz. Osman daha sonraları Fahite b. Gazman, Ümmü Amr binti Cündüb, Ümmü Benin binti Uyeyne ve Naile isimli hanımlarla hayatını birleştirmiştir. Amr, Halid, Ebân, Ömer, Meryem adlı çocukları Ümmü Amr binti Cendel’den, Abdulmelik adındaki çocuğu da Ümmü Benin binti Uyeyne’den olmuştur. Hz. Osman’ın diğer hanımlarından olma kız ve erkek çocukları da vardır. Bunlar arasında en meşhuru Eban adındaki oğludur. 7

4) LAKABI

Hz. Osman’ın lakabı, Hz. Muhammed (sav)’in iki kızı ile evlendiğinden dolayı iki nur sahibi mânâsına gelen “Zinnureyn”dir. Peygamber nûrunun cibilli taraftarı ve bir anlamda hakikî varisi olan bu yüce iki kadını hanesine alan ve onlarla nurlanan Hz. Osman, bir açıdan çok şanslı olmakla beraber, her iki hanımını da kendi elleriyle toprağa verme açısından da bahtsız denilebilir. Fakat kader-i İlâhî adına tahakkuk eden bu husus için ne Hz. Osman’ın ne de bizim bir şey dememiz mümkündür. O, başına gelen her bela ve musibeti Rabbine sonsuz îmân ve itminan içinde karşılayıp kaderine razı olduğu gibi, bir insan için dünyada başa gelebilecek en büyük musibetlerden biri olan hanımlarının vefâtını da aynı îmân ve itminan içinde karşılamıştır. Zaten Hz. Osman gibi birisine de bu yaraşır…!

5) MÜSLÜMAN OLUŞU

Hz. Osman’ın Müslüman oluşuna dair kaynak kitaplarımızda farklı rivayetlere yer verilir. Bunlardan birincisi; bir gün Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ile birlikte Zübeyr b. Avvam’ı takip ederek Allah Resûlünün huzuruna girerler. Efendimiz (sav) onlara İslâm’ı anlatır, Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okur,

Allah’ın va’dettiği şeylerden bahseder. Bunun üzerine hem Hz. Osman hem Talha b. Ubeydullah Müslüman olur. Yalnız Hz. Osman burada bir şey anlatır Nebiler Serverine. Der ki: “Ey Allah’ın Resûlü, ben Şam’dan yeni geliyorum. Muan ile Zerka arasında bir yerde mola vermiş uyuyordum. Rüyamda birisi, “Ey uyuyanlar! Kalkın. Ahmed Mekke’de zuhur etti” diye bağırıyordu. Mekke’ye geldik ve sizin peygamberliğinizi işittik.”8

İkinci rivâyet ise; Hz. Ebu Bekir hepimizin bildiği gibi, Müslüman olduktan sonra etrafındaki dostlarını İslâm’a çağırıyordu. Bu çağrıdan bir gün Hz. Osman da nasibini aldı. Nihayet birlikte Hz. Muhammed (sav)’in yanına gitmeye karar verdikleri gün tevafuk-u İlâhî Resûl-ü Ekrem (sav), o gün Hz. Ebu Bekir’e ziyarete geliyor. Orada Allah Resulü, Hz. Osman’a “Allah’ın ihsan ettiği cennete rağbet et, ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim” diyor. Hz. Osman daha sonraları bu anı şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamberin lisânından duyduğum sözler, o kadar saf ve sade, o kadar i’câzkâr bir tesire haiz idi ki kelime-i şehadet kendi kendine ağzımdan döküldü. Elimi Resûl-ü Ekrem’e vererek Müslüman oldum” 9

Üçüncü rivayeti ise kaynaklarımız Hz. Osman’ın ağzından şöyle anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber bana: “Allah’tan başka ilah yoktur” deyince Allah inandırsın tüylerim diken diken oldu. Sonra Allah Resûlü: “Rızkınız ve va’dolunduğunuz şeyler semâdadır. Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki, O sizin söylediğiniz gibi gerçekten haktır” âyetini okudu. Sonra kalktı gitti. Ben de arkasından çıktım. O’na yetiştim ve Müslüman oldum.10

Görüldüğü gibi 34 yaşına kadar cahiliyenin karanlıkları içinde bulunmasına rağmen, onun çirkinliklerinden hiçbir şey pak damenine bulaşmayan Hz. Osman’ın Müslüman olması hiç de zor olmamıştır. Zira O, fıtraten Müslümandır. 34 yıllık hayatı da bunun en büyük şahididir. Yani ticarî ahlâksızlar içine girmemesi, harama uçkur çözmemesi, yalana vize vermemesi, içki içmemesi… bunun göstergesidir.

6) ÇEŞİTLİ YÖNLERİYLE HZ. OSMAN

a) Hicreti

Mekke döneminde Müslüman olan hemen herkesin Müslümanlığı sancılı olmuştur. Bazı Müslümanlar yakınlarından, bazıları kabilelerinden, bazıları da toplumun bütününden maddî ve manevî boyutlarda reva görülen çok işkence ve zulümlerle karşılaşmış ve onlara katlanmak zorunda kalmışlardır. Toplumda nüfuzlu bir yere sahip olmasına rağmen Hz. Ebu Bekir gibi bir insan bile bundan vareste kalamamış, kendisini Mekke’yi terke zorlayacak derecede eziyet ve işkencelerle karşılaşmıştır. Fakat iftiharla kaydedelim ki Mekkeli müşriklerin bu zulmü, İnananların îmânlarım kemikleştirmeye yaramıştır.

İşte Hz. Osman da bu ilk dönemlerde amcası Hakem b, Ebi’l As’ın işkencesine maruz kalmıştır. O, Hz. Osman’ı bir direğe bağlamış ve “bu yeni dinden babalarının dinine dönmediğin müddetçe aç ve susuz olarak burada kalacaksın. Ve seni kat’iyen serbest bırakmayacağım” demiştir. Buna karşılık Hz. Osman’ın cevabı “Allah’a kasem olsun. Bu dinden ayrılmayacak ve babalarımın dinine dönmeyeceğim” şeklinde olmuştur. Nihayet dinine olan bağlılıktaki gücü ve kuvveti görünce amcası, onu serbest bırakmıştır.11

Fakat Hz. Osman’ın çilesi bununla bitmemiş belki yeni başlamıştır. Zira o, Efendimiz (sav/in beyânıyla Hz. Lut’dan sonra dini, îmânı ve diyaneti uğruna beldesini terk eden, hicret eden ilk insan olma şerefini de ihraz edecektir.12 Evet o, karısı Hz. Rukiyye ile birlikte, Mekkeli müşriklerin eziyet ve işkencelerinin dayanılmaz bir hal aldığı ortamda, Efendimiz (sav)’in izniyle Habeşistan’a hicret etmiştir.13

Burada “Neden Hz. Osman da, başkası değil?” kabilinden akla ister istemez bir soru gelmekte. İşte bu sorunun cevabı, Hz. Muhammed (sav) in etrafındaki insanların his ve ruh yapısını, kabiliyet ve istidatlarını bilip değerlendirmesi babında M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle anlatıyor: “Hz. Osman (ra), narin ve ince yapılıdır. O gün için Mekke’de estirilen sert havaya tahammülü cidden çok zordur. Hem Habeşistan’a gidenlere en güzel hamiliği yapabilecek Müslümanlar arasında, sadece o vardır. Onun için Allah Resûlü, Hz. Osman’ı bu işle vazifelendirmiş ve onu Habeşistan’a göndermiştir.” 14

Hz. Osman, Habeşistan’da bir müddet kalmış, Mekkeli müşriklerin Müslüman oldukları şayiasından sonra Mekke’ye geri dönmüştür. Fakat bu haberin aslı yoktur. Bunu Mekke’de bizzat müşâhede eden Hz. Osman, fazla vakit kaybetmeden Medine’ye hicret eder. Orada Hassan b. Sabit’in kardeşi Evs b. Sabit’in yanına iner, onun evinde misafir kalır.15 Zaten Allah Resûlü (sav) daha sonraları gerçekleştirdiği “muâhât” kardeşleştirme hâdisesinde (Hâdisenin teferruatı için bkz. Yeni Ümit, sy. 20, sh. 28-31)

Hz. Osman ile Evs b. Sabit’i kardeş ilan eder.16

b) Cömertliği

Çeşitli yönleriyle Hz. Osman’ı anlatırken hicretine öncelik verdik. Zira hicret maddî ve manevî alanda birçok fedakârlığın yapıldığı, çok ulvî bir ameldir. Kur’an pek çok âyetinde îmân etme ile hicret etmeyi aynı çizgi üzerinde zikreder. Allah Resûlüne peygamberliğinden sonra “muhacir” denilmesi, Medine’ye göç eden Mekkeli Müslümanlara “muhacirun” sıfatının Kur’ân’da zikredilmesi, meselenin önemini kavrama adına yeterli ipuçlarıdır zannediyorum. Bununla beraber, Hz. Osman denildiğinde onun akla ilk gelen özelliği ya da özelliklerinden biri cömertliğidir. İnanmış olduğu dava uğrunda sahip olduğu bütün mal varlığını harcama anlamında bir cömertlik, Hz. Osman’ın en bariz vasfıdır. İsterseniz meseleye bir-iki misal ile ışık tutalım:

Tebük Savaşı Müslümanlığın dönüm noktalarından biridir. Dönemin süper gücü olan Bizans, Müslümanların varlığından ve onların gün geçtikçe büyümelerinden olabildiğine rahatsızdır. Bu sebeple Bizans’ın büyük bir ordu hazırlayıp Medine’ye gelmekte olduğu şayiası yayılır. Efendimiz (sav) bu şayia karşısında, Bizans seferini açıktan açığa ilân eder ve Müslümanlardan ordunun techiz edilmesi için yardımda bulunmalarını ister. Bu çağrı karşısında inananların hiçbiri müstağni davranmaz. Daha doğrusu davranamaz. Çünkü hakikî îmânı elde etmiş bir insanın böylesi zor ve sıkışık dönemde evim, işim, eşim, aşım demesi düşünülemez. Nitekim, hemen herkes, hatta maddî imkâna sahip olmayan insanlar bile, gece-gündüz çalışmışlar, ihtiyaçlardan arta kalanı Kur’ân’ın “ceyşu’l-usre” adını verdiği Bizans’a savaşa hazırlanan ordunun techizâtı adına yardımda bulunmuşlardı. Mesela, Asım b. Adiy, kendi ifadesiyle “bu gece bir zatın hurmalığını sulamak için sabaha kadar gündelikçi olarak çalıştım, karşılığında iki sa’ hurma kazandım. Birini evime alıkoydum, birini de Rabbim için getirdim”17 diyor. Abdurrahman b. Avf da sekiz bin dirhem parasının yarısını evine bırakıyor, yansını orduya techiz için veriyor. Allah Resûlü de onun bu cömertliğine “Allah verdiğini de senin için mübârek kılsın, evde alıkoyduğunu da” duasıyla mukabelede bulunur. Münafıklar ise hem Abdurrahman b. Avf, hem de Asım b. Adiy’in fedakârlıkları için “Sadakalarını başka değil sırf gösteriş ve isim yapmak için getirdiler. Ebu Ukayl’in getirdiği bir sa’ hurmaya da Allah ve Resulü muhtaç değildi, lakin o da kendisine sırf sadaka veriyor desinler diye getirdi” şeklinde değerlendirip dedikodu yapmışlardı.18 Bunun üzerine “Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlen yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip, onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar İçin elem verici azap vardır,” (Tevbe, 9/79) âyeti nazil olur.

Görüldüğü gibi zengini ile fakiri ile aynı duygu, aynı düşünce ve aynı inancın temsilcileri olan mü’minler, bunları davranışlarına da hep aynı çizgide yansıtıyorlardı. İşte böylesi bir ortamda Hz. Osman’ın Allah Resûlü’nün çağrısına icâbet etmemesi kat’iyen düşünülemez. O, bu sırada Şam’a göndermek için hazırlattığı 300 deveyi üzerlerindeki mallarla beraber Allah Resûlüne teslim etmenin yanı sıra, bunlara elli at ve bin altın nakit daha ilâve eder. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen halen daha çoklarımızın gözlerini yaşartan bu fedakârlık tablosu karşısında, Nebiler Serveri, bir rivâyette “Allahım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol” 19, bir diğer rivayette ise ”bu amelinden sonra Osman’a hiçbir şey zarar veremez”20 buyururlar.

Ayrıca Hz. Osman’ın belki de İslâm tarihi içinde ilk olma şerefini kazandığı ayrı bir cömertliği vardır ki, o da Medine’ye hicretten sonra Rume kuyusunu satın alıp, Müslümanların istifadesine sunmasıdır.21 Böylece ilk “sebil” anlayışı ve uygulamasının öncüsüdür. Şarihlerin ifade buyurduğuna göre bir Yahudiye ait olan bu kuyunun ağzına, Yahudi kilit vurmuş, susuzluk içinde kıvranan mü’minlere su vermemiştir. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) de: “Rume kuyusunu kim satın alır da Müslümanlara karşılıksız hediye ederse, onun için cennet va’dedilmiştir” buyurur.22 Ve yukarıda kaydettiğimiz gibi Hz, Osman, bu kuyuyu satın alarak, Müslümanlara hibe eder.

Tabiî ki Hz. Osman’ın şehid edilinceye kadar süren upuzun hayatında, cömertliği bu iki misal ile sınırlı değildir. Fakat bir makale çerçevesi içinde bu misallerle iktifa edeceğiz. Yalnız belki bugün bile çoklarımızın güç yetiremeyeceği bir fedakârlık anlayışının temsilcisi olan Hz. Osman’ın, bütün bu yaptıklarını bir hiç görmesi, başkasının cüz’î cömertliğini, kendinin küllî cömertliğine tercih etmesi, herhalde hepsinden daha önemlidir. Zira riya, şöhret vs. düşüncelerle yapılan fedakârlıkların ne dünyada, ne de ukbâda insana birşey kazandırmayacağı ortadadır. İşte dış fethinin yanı sıra, iç fethini tam yapmış, yapabilmiş ve bu özelliği ile rehber olan Hz. Osman’ın başından geçen şu olayı dikkatle okumak yeter zannediyorum. Hasan Basrî anlatıyor: “Bir adam Hz. Osman’a gelerek “Bütün hayrı siz mal sahipleri yapıyorsunuz. Sadaka veriyor, esirleri hürriyetlerine kavuşturuyor, hacca gidiyor ve infak ediyorsunuz.” Bunun üzerine Hz. Osman “Siz de gıpta ediyorsunuz değil mi?” diye sordu. O şahsın “evet” cevabı karşısında Hz. Osman: “Allah’a yemin olsun ki, hiçbir şeyi olmayıp, çalışarak infâk edenin bir dirhemi, zengin olup da infâk edenin onbin dirheminden daha hayırlıdır. Çünkü o zengin, çoğun içinden azını infak ediyor demiştir.”23

İşte yaptıkları karşısında gurura düşmeyen, nefsini mağlup etmiş bir ruh insan portresi..

c) Hayası

Efendimiz (sav)’in “Ashabım arasında bana en çok benzeyendir”24 dediği Hz. Osman, zaman zaman kabrin başına gelip “eğer bu çukurdan kurtulursan, onun ardındaki felaketlerden de kurtulursun, aksi takdirde kurtulacağını hiç zannetmem” 25 deyip muhasebe ve murakabeye dalar ve “her gün gece ve gündüz en sevdiğim şey Kur’ân okumaktır. Eğer kalpleriniz temiz olsaydı, Allah’ın kelâmını okumaya doymazdınız”26 diyerek mahiyetini idrâk edemediğimiz bir eksikliğe dikkat çekerdi. Evet Ahmed b. Hanbel’in Hasan-ı Basri’den rivayet ettiğine göre, kapalı kapılar ardında bile elbiselerini çıkarmaktan çekinen ve belini doğrultmasına mani olan hayası27 gerçekten dillere destan idi. İşte delili.. Hz. Aişe (r.anha) validemiz anlatıyor:

“Resulullah (sav) dizi açık bir şekilde oturuyordu. Ebu Bekir (ra) (içeri girmek için) izin istedi. (Resûlullah) ona izin verdi. Yine halini değiştirmedi. Sonra Ömer (ra) izin istedi. (Resûlullah) ona da izin verdi. Yine halini değiştirmedi. Sonra Osman (ra) izin istedi. Resûlullah dizinin üzerine elbisesini sarkıttı. Onlar kalktıklarında ben dedim ki: “Ya Resûlallah! Ebu Bekir ve Ömer senden izin istedi, sen aynı haldeyken o ikisine izin verdin. Osman izin istediğinde ise, elbiseni üzerine sarkıttın (dizini gizledin, örttün).”

Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Ya Aişe, vallahi meleklerin kendisinden utandığı bir adamdan utanmayayım mı?” 28

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yorumları içinde haya: ”Çekingenlik ve utanmanın yanı sıra, Allah korkusu, Allah mehafeti ve Allah mehabetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan haya duygusuna dayanması, şahsî edep ve saygı mevzuunda insanı daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibariyle onu yitiren şahıslarda haya duygusunu geliştirmek çok zor olsa gerek” denilerek tanımlamasının yapıldığı hayayı, ikiye ayırmak mümkündür.

1) Fıtrî haya ki, buna haya-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.

2) “Îmândan gelen hayadır ve İslâm dininin Önemli bir derinliğini teşkil eder” buyurularak taksiminin yapıldığı, “îmân yetmiş şu kadar şubeden ibarettir, haya da îmândan bir şubedir”, “hayasız olduktan sonra istediğini yap”, “Ya İsa! Evvela nefsine nasihatta bulun, o bu nasihati kabul ederse halka va’z et; yoksa Benden utan!”, “Allah’a karşı olabildiğince hayalı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayalı olan, kafasını ve kafasının içindekilerini, midesini ve midesindekilerini kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dür etmesin! Ahireti dileyen dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. İşte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla haya etmiş sayılır”29 hadis ve kudsî hadîsleri ile fikrî temelleri, ahirette ve dünyada kazandırdıkları belirtilen haya, Hz. Osman tarafından zirve noktalarda temsil ediliyordu. İşte melekler Hz. Osman’ın bu anlamdaki hayasına meftun oluyor ve -onlara göre haya ne mânâ ifade ediyorsa ondan haya ediyorlardı.

Tevâzu ve zühdünden itibaren gelecek sayımızda devam edelim.

OSMAN B. AFFÂN (r.a)

 

Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi’ş-Şems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî; Raşid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları ailesine mensup olup, nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf’ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke’de doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems’tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)’ın halası Abdülmuttalib’in kızı Beyda’dır. Künyesi, “Ebû Abdullah’tır. Ona, “Ebu Amr” ve “Ebu Leyla” da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsabe fi Temyîzi’s-Sahabe, Bağdat t.y., II, 462; İbnül Esîr, Üsdül-Ğâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).

 

Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiğinde Osman (r.a) otuz dört yaşlarındaydı. O, ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a), güvendiği kimseleri İslâma davette yoğun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmişlerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir’in samimi bir arkadaşı idi (Siretu İbn İshak, İstanbul 1981,121; Üsdü’l-Gâbe, aynı yer; Askalanî, aynı yer).

 

Hz. Osman, iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince, kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî, 168). Peşinden o, Resulullah (s.a.s)’ın kızı Rukayye ile evlenmişti. Bazı tarihçiler bu evliliğin Peygamber’in risaletle görevlendirilmesinden önce olduğunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).

 

Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve işkenceler yoğunlaşıp çekilmez bir hal alınca, Resulullah (s.a.s), ashabına Habeşistan’a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Hz. Osman’ın Habeşistan’a ilk hicret edenler arasında olduğu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. İbn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman’ın, eşi Rukayye ile birlikte Habeşistan’a hicret eden ilk kimse olduğunu kaydetmektedir (İbn Hacer, aynı yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlış bir haberin Habeşistan’a ulaşmasıyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke’ye geri dönmüştü. Hz. Osman da geri dönenler arasındaydı. Ancak onlar kendilerine ulaşan haberin asılsız olduğuna şahit olduklarında tekrar Habeşistana gitmek için yola çıktılar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)’e şöyle demişti: “Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necaşi’ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle değilsiniz”. Resulullah (s.a.s) ona; “Siz Allah’a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamamı sizindir” karşılığını vermişti. Bunun üzerine o; “Bu bize yeter ya Resulullah” dedi (İbn Sa’d, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).

 

Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettiği Habeşistan’da bir müddet kaldıktan sonra Mekke’ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret etmekle emrolunduğunda, Hz. Osman diğer müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. O, Medine’ye ulaştığı zaman Hassan b. Sabit’in kardeşi Evs b. Sabit’e konuk olmuştu. Bundan dolayı Hassan, onu çok severdi (İbnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; İbn Sa’d, a.g.e., 55-56).

 

Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün müslümanların istifadesine sunmuştu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli olduğu Resulullah (s.a.s)’in şu sözünden anlaşılmaktadır: “Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardır” (Buharî, Fezailu’l-Ashab, 47).

 

Hz. Osman, hanımı Rukayye ağır hasta olduğu için, Resulullah (s.a.s)’in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir’de bulunduğu esnada vefat etmiş, müslümanların zaferinin müjdesi Medine’ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir’de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir’e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.İ.Hasan, Tarihu’l-İslâm, I, 256).

 

Hz. Osman Bedir savaşı hariç, müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla yapılan bütün savaşlara katılmıştır.

 

Rukayye’nin vefat edişinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman’ı diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştu: “Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman’la evlendirirdim” ve yine Hz. Osman’a “Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim” demişti (Üsdül-Gâbe, aynı yer). Resulullah (s.a.s)’in iki kızıyla evlenmiş olduğu için iki nûr sahibi anlamında, “Zi’n-Nureyn” lakabıyla anılır olmuştur. Zatü’r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine’de yerine vekil bırakmıştır (Suyuti, a.g.e., 165).

 

Hz. Osman’ın Habeşistan’a hicreti esnasında Hz. Rukayye’den doğan Abdullah adındaki oğlu, Medine’ye hicretin dördüncü yılında bir horozun yüzünü gözünü tırmalaması sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiğinde altı yaşında idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 53, 54).

 

Hicretin altıncı yılında müslümanlar, Umre yapmak için Mekke’ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanları Mekke’ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye’de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müşriklerle diyalog kurarak, maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu iş için Hz. Ömer’i görevlendirmek istemiş, ancak Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman’ın daha uygun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman’a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka’bî’yi Mekkeliler öldürmek istemişlerdi (İbn Sa’d, a.g.e., II, 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)’a şöyle dedi: “Git ve Kureyş’e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sadece şu Beyt’i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip döneceğiz “. Hz. Osman (r.a), Mekke’ye gidip, müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; “Bu asla olmaz. Mekke’ye giremezsiniz” karşılığını verdiler. Onların red cevabı İslâm kârargahına Osman (r.a)’ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanındaki bütün müslümanları, ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey’ata çağırdı. Bey’atu’r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey’atlaşmada Resulullah (s.a.s) sol elini sağ elinin üzerine koyarak, “Osman Allah’ın ve Resulünün işi için gitmiştir” dedi ve onun adına da bey’at etti. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıldıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi (İbn Sa’d, II, 96, 97).

 

Hz. Osman, bu arada Mekke’deki güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm’ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti (Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 177).

 

Müşrikler, Osman (r.a)’a isterse Kâ’be’yi tavaf edebileceğini bildirmişler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyeceği cevabını vermişti. Hudeybiye’de bulunan sahabiler ise Resulullaha: “Osman Beytullah’a kavuştu, onu tavaf etti; ne mutlu ona” dediklerinde Resulullah (s.a.s); “Beytullah’ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmuştur” (Vakidî’den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).

 

Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş’ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir: Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s); “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol” (İbn Hişam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmuş ve; Bundan sonra Osman’a işledikleri için bir sorumluluk yoktur” (Suyûtî, a.g.e.,169) demiştir.

 

Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)’in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)’ın yardımına müracaat etmiştir (H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256).

 

Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey’at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeliği boyunca ümmetin işlerini idarede onunla istişarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)’ın vefatından önce yazdırdığı Hz. Ömer’in Halife atanmasına dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almıştır. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)’ın yazdıklarını ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmişti. Osman (r.a), yanında Ömer (r.a) ve yanında Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduğu halde dışarı çıkmış ve oradakilere “Bu kağıtta adı yazılan kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sormuştu. Onlar da “evet” diyerek bunu kabul etmişlerdi (İbn Sad a.g.e., III, 200).

 

Halifeliği

 

Hz. Ömer (r.a), yaralanınca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kişiden oluşan bir şura oluşturmuştu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa’d İbn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde, şura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman’la Hz. Ali üzerinde devam etti. Şura başkanı Abdurrahman İbn Avf, geniş bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra müslümanların bu iki kişiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)’i çağırarak ona; Allah’ın Kitabı, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer’in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceğini sordu. O, Allah’ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı, ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)’a yönelttiğinde o, bunu kabul etmişti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, Osman (r.a)’ı halife atadığını ilan ederek ona bey’at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; İbn Hacer, a.g.e., 463; H.İ.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman’a ikinci olarak bey’at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuştur. Peşinden de bütün müslümanlar ona bey’at ettiler (İbn Sa’d, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)’ın hilâfete geçişi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuştur.

 

Osman (r.a), devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir şekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)’ın güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.

 

Hz. Osman (r.a), İslâm tebliğinin girmiş olduğu yayılma sürecini aynı hızla devam ettirmeye çalıştı. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kıbrıs’ı fethetmiş, İran’daki ayaklanmaları bastırarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmiştir.

 

Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldığı zaman idari kadrolarda yavaş yavaş bazı değişiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde bıraktı. İlk önce Küfe valisi Muğire b. Şu’be’yi azlederek yerine Sa’d b. Ebi Vakkas’ı atadı. Sa’d, Osman (r.a)’ın yönetime geçtikten sonra atadığı ilk validir (İbnül-Esir el-Kamil fî’t-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).

 

Mısırlılarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As’ın Mısır valiliğinden alınması ve yerine, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in tayin edilmesi bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştu. İskenderiye halkı Bizans İmparatoru Heraklious’a mektup yazarak kendilerini müslümanların elinden kurtarmasını istediler. Ayrıca, müslümanların karşı koyacak kadar askerlerinin olmadığını da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Manuel komutasında kalabalık bir orduyu İskenderiye’ye gönderip burayı işgal etti. Bizanslılardan çekinen Kıpti halk, Hz. Osman’dan duruma müdahale etmesini istediğinde o, Amr b. el-As’ı Mısır’a geri gönderdi. Amr, yaptığı savaşta, Manuel’i öldürerek düşmanı büyük bir yenilgiye uğrattı ve İskenderiye şehrini çevreleyen sur’u yıktı (Hicrî 25) (İbnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.İ.Hasan, a.g.e.; I, 264). Aynı yıl içerisinde anlaşmalarını bozan Rey üzerine, Sa’d b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemiş; ayrıca, Deylem üzerine yürümüştür.

 

Sa’d b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldığı parayı geri ödemekte sıkışınca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardeşi Velid b. Ukbe’yi Küfe valiliğine getirdi (İbnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, beş sene Küfe valiliğinde bulunmuştur. Velid, bir sabah, namazı sarhoş olduğundan dolayı dört rekat kıldırmıştı. Hatırlatılması üzerine “sizin için arttırıyorum” demişti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezası vererek bunun uygulanmasını Hz. Ali’den istemişti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer’e onu kırbaçlattırmıştı. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye’yi atadı (İbnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman’ın, ilk olarak Velid’i, Sa’d'ın yerine vali yapması yüzünden kınandığını söylemektedir (Suyutî, 172).

 

Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutanı Utbe b. Ferkat’ı görevinden aldı. Bunun üzerine Azerbeycan halkı isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayı itaat altına aldıktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafına yöneldi ve andlaşmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).

 

Bu arada Bizansla yapılan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarına akınlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As’a Kuzey Afrika’yı ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr’a Kabil’e yürümesi talimatını veriyordu (İbnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altıda, Mescid-i Haram’ın genişletilmesi çalışmalarına tanık olunmaktadır. Mescid-i Haram’ın çevresindeki arsalar satın alınarak geniş bir alan elde edilmişti.

 

Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yılda Mısır Valisi Amr b. el-As’ı azlederek yerine Abdullah İbn Sa’d b. Ebi Serh’i getirdi. O, Kuzey Afrika’nın fethinin tamamlanması düşüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayıda sahabinin de bulunduğu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.İ. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasındaki kuvvetler, İbn Ebi Serh ile birleşerek Mısır’dan batıya doğru harekete geçtiler. Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans İmparatorunun valisi, İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediği haberini alınca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kişilik bir ordu hazırlayarak tedbirler aldı. Krallık merkezi olan Subaytala’ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karşı karşıya geldi. İbn Ebi Serh’in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatışma başladı. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberleşmesi kesilmişti. Hz. Osman bağlantı kurabilmek için Abdullah İbn Zübeyr’i bir askeri birlikle Afrika’ya gönderdi. Günlerce süren savaş, Abdullah İbn Zübeyr’in önerdiği taktikle kısa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandı. Müslümanların eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düşmüştü (İbnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.İ.Hasen, a.g.e., I, 265-266).

 

İslâm ordularının önündeki bu engel kaldırıldıktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays’a hiç vakit kaybetmeden Cebelu’t-Tarık’ı geçerek Endelüs’e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman’ın, ordunun Endelüs’e geçişini istemesi, İstanbul’un batı yönünden sıkıştırılarak fethinin kolaylaştırılması düşüncesinden kaynaklanıyordu. O, komutanlarına şöyle diyordu: “İstanbul ancak Endelüs tarafından fethedilebilir. Eğer orayı fethederseniz, İstanbul’u fethedenlerin ecrine ortak olacaksınız” (İbnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrıca bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (İspanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li’l-Hicre, İ.Ü. Ed. Fak. İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamanında, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmış, İslâm’ın karşısındaki en büyük güç olan Bizans’ın batıdan sıkıştırılması planları uygulamaya konulmuştur.

 

Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)’dan izin alarak, Suriye sahillerinde oluşturduğu donanma ile Akdenize açılmış ve müslümanlar denizlerde de Bizans’a karşı varlık göstermeye başlamışlardı. Muaviye daha önce bu iş için Hz. Ömer’e müracaat etmişti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanların maslahatı bunu gerekli kılmadığı için izin vermemişti. Daha sonra şartlar bu iş için elverişli hale geldiğinden dolayı Hz. Osman donanma inşasının lüzumuna kanaat getirmişti. Muaviye, donanmasıyla denize açılarak, Kıbrıs Adasına çıktı. Abdullah b. Sa’d Mısır’dan onun yardımına gitti. Kıbrıs, yıllık yedi bin dinar cizye ile İslâm hakimiyetini tanımak zorunda kaldı (Hicrî 28). Bu miktar onların Bizans İmparatoruna ödediği meblağdır (İbnül-Esir, a.g.e., III, 96).

 

Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Eş’arî’yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz’i atadı (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)’ın dayısının oğludur. Ebu Musa’yı azletmesinin sebebi Kûfe halkının ondan şikayetçi olmaları ve bunu Hz. Osman (r.a)’a bildirmeleridir (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).

 

Hz. Osman, Mescid-i Nebi’nin genişletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taşlarla yeniden inşa etti. Taş sütunlar dikerek tavanını sac (bir cins ağaç) ile kapattı. Uzunluğunu yüz altmış, genişliğini de yüz elli zira’a çıkarttı (Suyûtî, 173).

 

Hicri otuz yılında Sa’id b. el-As’ın Taberistan’a hücum ettiği görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa’id, bir çok şehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazılarıdır.

 

Bu yıl içerisinde Hz. Osman, değişik eyaletlerde, Kur’an-ı Kerim’in okunması üzerine ortaya çıkan ihtilafları ortadan kaldırmak için çalışmalar başlattı. Kur’an-ı Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamanında tedvin edilmişti. Zeyd b. Sabit’in başkanlığında yapılan bu çalışmada, Kur’an-ı Kerim bir kitap haline getirilmişti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)’dan sonra Ömer (r.a)’a geçmiş, onun şehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)’nın elinde kalmıştı.

 

Azerbeycan sefer esnasında ordu içerisinde kıraat konusunda bir ihtilafın çıkması, ordu komutanı Huzeyfe b. Yeman’ı endişelendirmiş ve Halife’den, müslümanların emin bir şekilde okuyabilecekleri bir mushafın çoğaltılmasını istemişti. Hafsa (r.anh)’ın yanında bulunan mushaf getirilerek çoğaltıldı ve bütün eyaletlere dağıtıldı. Bunun dışında kalan nüshaların tamamı toplatılarak imha edildi. Bu durum karşısında Ashabın hayatta olanları oldukça rahatlamışlardı (İbnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.İ. Nasen, a.g.e., I, 510-513).

 

Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den sonra kendisine intikal eden mührü Medine’deki Arîs kuyusuna düşürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmuş, ancak bütün aramalara rağmen bu mühür bulunamayınca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptırdı. Şehid edilene kadar parmağında kalan bu mührün kimin eline geçtiği tesbit edilememiştir (İbnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altıncı yılında meydana gelmiştir.

 

İslam fetihlerinin sürekliliği ve elde edilen ganimetlerle insanların zenginleşmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmişti. Bu durum, tabii olarak, İslâma uygun olmayan birtakım davranış biçimlerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Resulullah (s.a.s)’ın yanında yetişen ve bu gelişmeleri endişeyle takip eden sahabiler, bu endişelerini yer yer ortaya koymaktaydılar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasıyla tanınan ve maddi varlıklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmediğine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)’dır. O, Şam’da, Muaviye’nin uygulamalarına karşı çıktığı ve düşüncelerini söylemekte ısrarlı davrandığı için Medine’ye çağırıldı. Ebu Zerr, Medine’ye geldiğinde görüşlerini Hz. Osman’a tekrarlamıştı. Bunun ardından, Halife’den izin isteyerek, Medine’ye yakın bir yer olan Rebeze’ye gidip yerleşmişti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).

 

Bizans’a karşı kazanılan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç şüphesiz ki Latu’s-Sevârî deniz savaşıdır. Abdullah b. Sa’d'ın komutasındaki İslâm donanması, İskenderiye açıklarında Bizans İmparatoru Konstantin komutasındaki büyük donanmayla karşı karşıya geldi. Bizanslıların gemi sayısı hakkında verilen bilgiler, beş yüz ile sekiz yüz rakamı arasında değişmektedir. İslâm donanmasının sahip olduğu gemi sayısı ise ikiyüz civarındaydı. Yapılan savaşta Bizanslılar büyük bir bozguna uğratıldı. Konstantin, Sicilya’ya sığınmak zorunda kalan (İbnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.İ. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karşı olan deniz üstünlüğünü kaybetmiş, İslam donanmasının İstanbul sularına kadar önüne çıkacak bir güç kalmamıştı.

 

Fitnenin ortaya çıkışı ve Şehadeti:

 

Hz. Osman on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Bunun ilk altı senesi huzur ve güven içerisinde geçmiş ve hiç kimse yönetimin uygulamalarından şikayetçi olmamıştır. Kureyş, onu Hz. Ömerden daha çok sevmişti. Çünkü Hz. Ömer onlara karşı şeriatı uygulamada müsamahasız ve sertti. Hz. Osman ise yaratılışındaki yumuşaklık ve hoşgörü ile insanların serbestçe hareket edebilmelerine imkan sağlamıştı. Onun bu yapısından istifade eden eyaletlerdeki bir takım valiler, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Yükselen şikayetleri ani ve kesin kararlarla karşılayamayınca, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırlanmıştı.

 

Endelüs’ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti’ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti’ni parçalayıp yok etmek için İslamın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe’dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman’a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan “ric’atı Muhammed” (Muhammed (s.a.s)’in tekrar dönüşü) düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber’in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)’a ait olduğunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir gerçekten başka bir şey olmadığını yayarak daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)ın hakkını gasbetmişlerdi. O, Küfe, Basra ve Şamda insanları kışkırtırken, Ebu Zerr (r.a)in haklı çıkışlarını da kendisine malzeme yapmaya uğraşıyordu. (İbnü’l Esir, Tarih, III,154; H. İ. Hasan, age, I, 368-370)

 

Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmış olduğu atamalardan dolayı Hz. Osman’ı tenkid etmeye başladılar (İbnül-Esîr. a.g.e., III, 118).

 

Hz. Osman’a yapılan en önemli suçlama, onun kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki şikayetlerini ona ilettiğinde o, Hz. Ali’ye şöyle diyordu: “Muğire b. Şu’be’yi Ömer’in vali tayin ettiğini bilmez misin?” Hz. Ali: “Biliyorum” deyince o; “O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiğim şeklinde bir kınamada bulunuyorsun?” diye sormuştu. Hz. Ali’nin buna verdiği cevap şuydu; “Ömer vali atadığı kimseyi sıkı bir şekilde kontrol altında tutardı. En ufak hatalarını görse onları sorgular ve en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun” (İbnül-Esir, a.g.e., III, 152).

 

Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etti. Muhammed b. Mesleme’yi Kufe’ye; Usame b. Zeyd’i Basra’ya; Abdullah b. Ömer’i Şam’a ve Ammar b. Yasir’i de Mısır’a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, diğerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Osman (r.a) haksızlıkları gidermek, filizlenmeye başlayan ve ümmet için büyük sakıncalara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoğun bir gayretin içine girmişti.

 

O, gelen şikayetleri dikkatle inceliyor, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab’ın ileri gelenleri ile istişarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır’dan Medine’ye gelip, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in gayr-ı meşru uygulamalarını şikayet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn Ebi Serh’in takibatına uğramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Mısır’dan altı yüz kişilik bir topluluk Medine’ye gelerek Mescid-i Nebi’de, namaz vakitlerinde Ebi Serh’in işlediklerini sahabilere şikayet ediyorlardı. Talha İbn Ubeydullah, Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman’a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Mısırlılar’a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr’i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr’i vali tayin etti. O, Mısır’dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine’den yola çıktı. Medine’den üç günlük bir uzaklıkta yol alırlarken devesini, sanki takip ediliyormuş gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler. Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn Ebi Serh’e bir mesajı yetiştirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduğu sorulduğunda, bazen Osman (r.a)’ın, bazan da Mervan b. Hakem’in kölesi olduğunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, “Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca… Sana ulaştıklarında onları öldür” yazıldığı ve bunun Hz. Osman’ın mührüyle mühürlenmiş olduğunu gördüler. Derhal Medine’ye geri dönüp Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed İbn Mesleme’yi alıp Osman (r.a)’ın evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a)’ı doğrulamış ve bu işi düzenleyen kimsenin Mervan olduğunu söylemişti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem’e ait olduğunu anladılar. O esnada Osman (r.a)’ın evinde bulunmakta olan Mervan’ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.

 

Onun evini kuşatan asiler diyalog çağrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmişlerdi, Hz. Osman’ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda asilere yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a)’a şöyle diyorlardı:

 

“Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu işten vazgeçecek değiliz. Eğer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız”. Hz. Osman onlara, Allah’ın üzerine yüklediği hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduğunu bildirmiş, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediğini eklemişti (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri şehirden kovup çıkarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu.

 

Bir gün kendisini kuşatan asilerin karşısına çıkıp: “Ali buralarda mı? Sa’d buralarda mı?” diye sormuş, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuş ve şöyle demişti: “Bana su sağlamasını, Ali’ye bildirecek kimse yok mu?” Bu Hz. Ali’ye ulaşınca derhal üç kırba suyu ona göndermişti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)’ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir şeye meydan vermemek için, iki oğlu Hasan ve Hüseyin’e, kılıçlarını alarak gidip Osman’ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemişti. Abdullah İbn Zübeyr de onlara katılmış, diğer bir takım sahabiler de çocuklarını oraya göndermişlerdi. Durum çok nazik bir hal almıştı. Hz. Osman, ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diğer bölgelerden gelen, asileri savaşarak Medine’den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber şehri’nde kan dökmek ve fitneyi ilk başlatan kimse olmaktan çekindiği için böyle davranıyordu. Hz. Âişe (r.anha)’dan Resulullah (s.a.s)’ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

 

“Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma”. Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’in bu günler için kendisine bildirdiği şeylere uymaya çalışıyordu. O, şöyle diyordu: “Resulullah (s.a.s) benimle ahitleşmiş olduğu şey üzerinde sabretmekteyim” (Üsdül-Ğâbe, II, 589; Suyûtî, 170; İbnü’l-Esîr, III, 175).

 

Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine bir müslümanın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek şartları dahilinde helal olduğunu hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyeceğini anlatıp duruyordu.

Hz. Osman-ı Zinnureyn

Hz. Osman (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin damadıdır. Eshab-ı kiramın büyüklerinden, Cennet ile müjdelenen on kişinin ve halifelerin üçüncüsüdür. İman edenlerin beşincisidir.

Orta boylu, buğday benizli, şânlı bir zat idi. Hz. Ebu Bekrin topladığı Kur’an-ı kerimi çoğaltarak yer yüzüne yaymak şerefi ona nasip oldu. Hadis-i şerifler ile metholundu. Hilmi ve hayası pek fazla idi.

Dinden çıkarmak için amcasının yaptığı işkencelere dayandı. Resulullah efendimizin iki kızı ile evlenmek şerefine kavuştu. Allah yolunda evini, barkını, malını, mülkünü ve ticaretini bırakıp Habeşistan’a hicret etti. Sonra Medine’ye de hicret etti.

Başka işle vazifeli olduğu durumlar hariç, bütün gazalarda bulundu. Hz. Rukayye ağır hasta olduğundan, Bedir gazasına götürülmedi. Medine’de Resulullahın sevgili kızının tedavisine çalışması emrolunmuş, Bedir’de bulunanların sevabına kavuşacağı bildirilmişti. Zafer haberi geldiği gün, Rukayye vefat etti. Resulullah, ikinci kızı Ümmi Gülsümü Hz. Osman’a verdi. Bunun için, Hz. Osman’a, Zinnureyn (iki nur sahibi) denildi.

 

Hz. Osman çok zengin bir tüccar idi. Bütün malını ve mülkünü Resulullah için feda etti. Mesela, Tebük gazvesinde Hz. Osman, kendi ticaret malından üç bin deve, 70 at, on bin altın getirdi. Eshab-ı kiramı susuzluktan kurtarmak için Rume kuyusunu satın aldı. Resulullah efendimiz, (Mescidimizi genişletene, Cennette daha iyisi vardır, Cennet onun içindir) buyurunca, etrafındaki altı arsayı satın alıp mescide ekledi.

Hicri 24. yılın birinci günü halife oldu. Zamanında Horasan, Hindistan, Maveraünnehir, Semerkand, Kıbrıs, Kafkasya, Afrika’nın birçok yerleri ve Endülüs feth edildi. Acem devletini tarihten sildi. Kabil’e kadar Asya ve İstanbul’a kadar Anadolu, onun zamanında müslüman oldu.

İbni Sebe denilen Yemenli bir Yahudi, Müslüman şekline girerek, İslamiyet’i içerden parçalamaya, yıkmaya uğraştı. Medine’de çok çalıştı ise de, başaramayacağını anlayıp Mısır’da, fitne, fesat yaymaya başladı. Cahil ve serserilerden meydana getirdiği bir çapulcu alayı, Medine’ye gelip, Hz. Osman’ı Kur’an-ı kerim okurken şehid ettiler.

Hz. Osman, Medine’ye hicretle şereflenen, Allahü teâlânın övdüğü muhacirlerden ve ilk iman edenlerdendir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki
(Muhacirlerin ve Ensarın önce imana gelenlerinden ve Onların yolunda gidenlerden Allah razıdır. Onlar da Allah’tan razıdır. Allah, Onlar için Cennetler hazırladı.) [Tevbe 100]

Hz. Osman’ın, Allah Resulü tarafından, ağaç altında söz verenlerden olduğu bildirildi. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Ağaç altında, sana söz veren müminlerden, Allah razıdır.) [Fetih 18]
Cabir bin Abdullah dedi ki, Resulullah, (Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]

Bu sözleşmeye, Biat-ür-rıdvan denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. (İmam-ı Begavi Meâlimüttenzil)

Resulullah efendimiz biat-ı rıdvan ile emrettikleri vakitte, Hz. Osman’ı Mekke-i mükerremede, Kureyşe haberci göndermiş idi. İnsanlar ile biat ettiğinde, (Muhakkak ki Osman, Allah’ın ve Resulünün hacetini [işini] görmektedir!) buyurup, mübarek ellerinin birini kendisi için, birini Hz. Osman için kıldı. Kendileri için kıldığı eli, Osman için kıldığı el üzerine koyup, Hz. Osman yerine biat etti.

Hz. Osman, Peygamber efendimize iki defa damat olmakla şereflendi. Bu nimet ve şeref vesilesiyle de Cennetliktir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ bana söz verdi ki, kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler, Cennette benimle beraber olacaktır.) [Deylemi]

Hz. Osman hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Osman Cennettedir.) [Tirmizi, İbni Mace, Taberani, ibni Asakir, Beyheki, Dare Kutni, Hakim, Ebu Nuaym, ibni Sa’d]

(Benim Cennette arkadaşım Osman’dır.) [Tirmizi]
(Osman benden, ben de Osman’danım.) [Taberani]

(Osman’ın şefaati ile Cehennemlik olan 70 bin kişi sorgusuz sualsiz Cennete girecektir.) [İbni Asakir]

(Allahü teâlâ, namazı, zekatı ve orucu farz ettiği gibi, Ebu Bekir’i, Ömer’i, Osman’ı ve Ali’yi sevmeyi de farz etti.) [Vesile]

(Sünnetime ve hulefa-i raşidinin yoluna sımsıkı sarılın!) [Buhari]

(Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir, dinde en sağlam olanı Ömer, en hayalısı Osman, en iyi hüküm vereni ise Ali’dir.) [İbni Asakir, Ebu Ya’la]

(Ben, Ebu Bekir, Ömer, Osman da vefat edince, ölmeye gücün yeterse öl.) [Ebu Nuaym]

(Allahü teâlâ Osman’a rahmet etsin, melekler ondan haya eder. Tebük gazasında askeri techiz etti ve mescidimizi genişletti ki, şimdi bizi alıyor.) [Tirmizi]

(Ya Osman, benden sonra sana da hilafet verilecektir. Münafıkların sözüne bakıp da hilafeti terk etme! O gün oruçlu ol, benim yanımda iftar edersin.) [İbni Adiy]

(Ya Osman, Allahü teâlâ sana hilafet gömleğini giydirecek, münafıklar çıkartmak isteyeceklerdir. Bana kavuşuncaya kadar onu çıkartma!) [İbni Mace, Tirmizi]

Resulullah efendimiz, kızı Hz. Rukayye’ye buyurdu ki:
(Ey canım kızım, Osman’a çok sevgi göster! Zira Eshabım arasında ahlakı bana en çok benzeyen odur.) [Begavi]

Mirat-ı kâinat’ta deniyor ki:
Peygamber efendimiz, Allahü teâlânın emri ile kızı Rukayye’yi Hz. Osman’la evlendirdi. Hz. Rukayye vefat edince, Hz. Osman ağlamaya başladı. Bunu gören Peygamber efendimiz (Ya Osman ağlama! Allah’a yemin ederim ki, yüz kızım olsa ve vefat etseler, bir tane kalmayıncaya kadar sana verirdim. İşte, Cebrail geldi. Allahü teâlânın, ölen kızımın yerine kardeşini, [Ümmi Gülsüm’ü] aynı mehr ile sana vermemi emrettiğini bildirdi) buyurdu. Kızı Ümmi Gülsüme de, (Kızım, zevcin Osman, ceddin İbrahim Peygambere ve babana herkesten daha çok benzemektedir) buyurdu. Bir Peygamberin iki kızını nikahlamak, Hz. Osman’dan başka hiçbir insana nasip olmamıştır.

Hz. Osman gelince Peygamber efendimiz, mübarek ayaklarını örttü. Sebebi sual edilince, (Osman’dan melekler haya eder, ben haya etmez miyim) buyurdu.

Tebük gazvesinde Hz. Osman, kendi ticaret malından üç bin deve, 70 at, onbin altın getirdi. Resulullah efendimiz, bunları askere dağıtıp, (Bugünden sonra Osman’a günah yazılmaz) buyurdu. [Bundan sonra Allah, Osman’ı günah işlemekten korur.] (Tirmizi) ve (Ya Rabbi, Osman’ın geçmiş, gelecek, gizli-açık ve kıyamete kadar işleyeceği günahları affet!) diye dua etti. (Ebu Nuaym)

(Allahü teâlânın sevdiği kula, günah zarar vermez) hadis-i şerifi de (Allahü teâlâ onu günah işlemekten muhafaza eder) ve (Allahü teâlâ, sevdiği kula tevbe imkanı verir, ölmeden onun günahlarını affeder) şeklinde açıklanmıştır. (Deylemi, R. Münire)

Feth suresinin (Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti) mealindeki 2. âyet-i kerimesi, (Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi geçmişte ve gelecekte günah işlemekten korudu) şeklinde açıklanmıştır. (Şifa-i şerif)]

Hz. Ali, bir gün Hz. Fatıma’yı incitmişti. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer Peygamber efendimize ricada bulundularsa da, Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi affetmedi. Hz. Osman rica edince affetti. Sebebini sorduklarında buyurdu ki:
(Öyle birinin şefaatini [ricasını, af talebini] kabul ettim ki, yer ile göğün yerini değiştir diye, Allah’tan istese, Allahü teâlâ bunu kabul edip değiştirir. Yahut “Ya Rabbi bu ümmetin hepsinin günahlarını affet!” dese, affeder.) [Begavi]

Öldürülmesi gerekenlerden olan İbni Ebi Sürh, Mekke’nin fethinde Hz. Osman’ın evine sığınmış ve Müslüman olmuştu. Hz. Osman, bu zatı getirip, (Ya Resulallah, bununla da biat eyle) demişti. Peygamber efendimiz, Hz. Osman’ı çok sevdiği için, o zat ile de biat etmişti.

Resulullahın yanına bir cenaze getirildi. Namazını kılmadı ve (Bu adam Osman’a düşman idi. Onun için, Allahü teâlâ da, buna düşmandır) buyurdu. (Tirmizi)

Peygamber efendimiz, Ebu Musa Eşari’ye, (Kapıdan girenleri Cennetle müjdele!) buyurdu. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer girdi. Kapı tekrar çalınınca, (Gelenin de Cennetlik olduğunu müjdele! Başına belalar geleceğini de söyle!) buyurdu. İçeri giren Osman idi. (Buhari)

Resul-i ekrem, Hz. Osman’ın şehid olacağını yani Cennetlik olduğunu haber verdi. İlk üç halife ile dağa
çıktıkları zaman dağ sallandı. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Ey dağ, sallanma! Senin üstünde bir nebi, bir sıddık, iki de şehid [Ömer ve Osman] vardır.) [Buhari- Kurretül ayneyn]
Hz.Osman’ın menkıbeleri

Her mübarek adımınız için
Bir gün Hz. Osman Peygamber efendimize gelip, ya Resulallah, teşrif buyurup, evimizi şereflendirseniz dedi. Peygamber efendimiz, (Yalnız beni mi davet ediyorsun, yoksa eshabı da mı?) diye sordu. Hz. Osman, eshab-ı kiram da gelsinler dedi. Resulullah efendimiz Bilali çağırıp, (Ya Bilal, bütün sahabeye haber ver, Osman’ın davetine gelsinler) buyurdu.

Kendisi kalkıp, Hz. Ali ile beraber Hz. Osman’ın evine doğru gitmeye başladılar. Yolda giderken, Hz. Osman, Resul-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayıyordu. Resulullah efendimiz, (Ya Osman, niçin sayıyorsun?) buyurdu. Her mübarek adımınız için, bir köle azat edeceğim ya Resulallah dedi.
Davetten sonra bütün köleleri azat oldu. Kölelerin ahidnamelerini verdi. (M.Ç.Güzin)

Rume kuyusunu kim alırsa
Medine’de bir yahudinin ağzı örülü bir kuyusu var idi. Bu kuyunun suyu gayet tatlı olup, suyu satardı. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Rume kuyusunu kim alır, kendi kovasını Müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.)
Bunun üzerine Hz. Osman gidip, yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun tamamını satmaktan kaçınınca, o da yarısını aldı. Sırayla bir gün Hz. Osman’ın olacak, bir gün yahudinin olacaktı. Hz. Osman kendi sırasında suyu sebil ve sadaka etti. Yahudi ücret ile satardı. Müslümanlar da Hz. Osman’ın sırası geldiğinde, iki günlük su alıp, yahudinin sırasında gelmediler. Yahudinin pazarı kesada uğrayınca, diğer yarısını da satmak istedi. Hz. Osman diğer yarısını da satın aldı. Evvelki yarısını yahudiden oniki bin dirheme almıştı. Diğer yarısını da sekiz bin dirheme aldı. Tamamını müslümanlar için sebil etti. (Mesabih)

Cennet onun içindir
İslam dini yayılmaya başlayınca, her taraftan Medine’ye gelmeye başladılar. Mescid-i şerif dar olduğu için, gelenler yer bulamadığından sahrada çadır kurup, oturdular. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Her kim bu bizim mescidimizi, bir zra dahi büyültürse, Cennet onun içindir.)
Hz. Osman hemen, ya Resulallah! Benim malım ve mülküm sana fedadır. Ben genişleteyim, dedi. Sonra kırk zra genişletti. Allahü teâlâ, tevbe suresinin, (Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve yalnız Allah’tan korkan kimseler imar eder) mealindeki onsekizinci âyet-i kerimesini gönderdi.

Bekara suresinin, (Mallarını Allah yolunda sarf edip sonra sarf ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir) mealindeki 262. âyet-i kerimesi Osman bin Affan ve Abdurrahman bin Avf için nazil olmuştur. Abdurrahman bin Avf, Resulullahın huzuruna dört bin dirhem ile gelip dedi ki, ya Resulallah, yanımda sekiz bin dirhem vardı. Dört bin dirhemini ıyâlime nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemini getirdim. Resulullah, (Allahü teâlâ verdiğine ve hem de ıyalin için alıkoyduğuna bereket versin) buyurdu.

Hz. Osman da, Tebük gazasında buyurdu ki, techizatı olmayan herkesin techizatını almak benim üzerime olsun. Bin deve yükü ile gazilerin techizatına sarf etti. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeyi onların şânları için gönderdi. Ebu Saidi Hudri der ki: Resulullahı gördüm. Mübarek ellerini kaldırmış, Osman’a şöyle dua buyururdu:
(Ya Rabbi! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol!)
Böylece, sabah oluncaya kadar dua buyurdu. (M.Ç.Güzin)

Bu malın bereketi nasıl olmaz ki
Abdurrahman bin Ebi Leyla rivayet eder.
Hz. Ali, Kanber’e dedi ki, var git mescidden bana Osman’ı seven birisini getir. Kanber varıp sorduğunda, bir kişi kalkıp dedi ki, ben severim. Kanber, gel, emir-ül müminin Ali seni çağırır dedi.
O kişi kalkıp, Hz. Ali’nin huzuruna geldi. Emir-ül müminin buyurdu ki, Osman’ı sever misin? Dedi ki, ya Ali, Allahü teâlânın izzet ve azameti hakkı için, ben onu kendi canımdan daha çok severim. Bir vakit Resulullahın huzuruna varmıştım. Dedim ki, ya Resulallah, evlendim, bana bir şey ver, hiçbir nesne yoktur ki, hanımın mehrini vereyim. Resulullah bana bir vekiyye altın verdi. [Bir vekiyye kırk dirhem kıymetinde altın idi.] Ebu Bekir de bir vekiyye verdi. Ömer de bir vekiyye verdi. Osman ise iki vekiyye verdi. Ya Osman, Resulullah ve Ebu Bekir ve Ömer bir vekiyye verdiler. Sen niçin iki vekiyye verdin, dedim. Osman dedi ki, bir vekiyye kendimden ötürü, bir vekiyye de Ali bin Ebu Talibden ötürü verdim ki, o vakit onun hazır bir nesnesi yoktu ki, sana versin.
Ondan sonra dedim ki, ya Resulallah! Bu malın bereketi olması için, bana dua et. Resulullah buyurdu ki:
(Bu malın bereketi nasıl olmaz ki, bunu sana Peygamber ve Sıddık ve iki Şehid verdi.)
Hz. Ali bunu işittiği zaman çok sevindi ve buyurdu ki, (Doğru söyledin). (M.Ç.Güzin)

Allah ve Resulü yanında ikram görenlerdensiniz
Ukbe bin Amir el Cüheni bildiriyor.
Resulullah bir gün buyurdu ki:
(Ya Eba Bekir ve Ömer! Sizin ikiniz, dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Şimdi her ikiniz, birbirinize selam veriniz ve müsafeha ediniz.) Ebu Bekir, Ömer’in elini tuttu. Resulullah tebessüm edip, buyurdu ki:
(Ya Eba Bekir! Sen Ömer’in önünce olursun!) [Yani daha önce halife olursun.]

Sonra buyurdu ki:
(Ya Zübeyr ve Talha! Siz de geliniz. Siz de dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Şimdi birbirinize selam verip, müsafeha ediniz.) Nasıl buyurdu ise öyle yaptılar.

Sonra buyurdu, Übeyy bin Kab ve Abdullah bin Mesud da öyle yaptılar. Sonra Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Salimi, ki Salim Ebu Huzeyfe’nin kölesi idi, onlara da buyurdu. Onlar da öyle yaptılar. Sonra Üsame ile Ebu Hind öyle yaptılar.

Bu arada Abdurrahman bin Avf yüzünü Osman bin Affan tarafına döndürüp dedi ki:
(İnna lillah ve inna ileyhi raciun!). Bize ne olmuştur ve ne işlemişiz ki, Resulullah benim ve senin tarafımıza iltifat etmedi. Allahü teâlânın gadabından, Resulünün azarından; yine Allahü teâlâya sığınırız.

Resulullah onlar tarafına bakıp, buyurdu ki:
(Hak teâlânın kudreti ve azameti hakkı için, Allahü teâlâ sizin üzerinize gadablı değildir. Ve Resulü de sizin üzerinize azarlı [sizi azarlamış] değildir. Allah ve Resulü ve melekleri yanında ikram görenlerdensiniz! Lakin, ben sizi yâd etmek istediğim zaman, Hak teâlâ bir melek gönderip beni men etti ve dedi ki, onları sonra yâd et ki, onların ikisi de zengindir. Ben de bu yüzden sizi sonra yâd ettim. Bunun gibi, kıyamet gününde fakirlerin hesabını, zenginlerin hesabından önce yaparlar. Siz, dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Siz de birbirinize selam verip, müsafeha ediniz.) Onlar da öyle yaptılar. Resulullah, (Razı oldunuz mu?) buyurdu. Evet, razı olduk dediler. (M.Ç.Güzin)

Kendi için bir miktar alıkoymadı
Bir gün Peygamber efendimiz, Hz. Âişe validemizle evde oturuyordu. Hz. Osman dört deve yükü buğdayı hizmetçileriyle Fahri kâinata gönderdi ve hediye olduğunu bildirdi.

Hizmetçileri geri gelip dediler ki, ya efendi, Resulullah buğdayı muhacirine verdi. Bunun üzerine dört deve yükü daha buğday gönderdi. Resulullah onu da Ensara dağıttı. Hz. Osman dört deve yükü buğday daha gönderdi. Fahri kâinat onu da ıyali arasında taksim edip, evlerine gönderdi.
Getiren hizmetçilere, (Osman’a kaç deve yükü buğday getirmişlerdi?) diye sordu. Hizmetçiler, oniki yük dediler. Resulullah buyurdu ki: (Demek ki tamamını bize gönderdi. Kendi için bir miktar alıkoymadı.) Mübarek ellerini kaldırıp, (Ya Rab! Osman’ın ihsanından aciz oldum. Osman’ın mükafatından acizim ya Rab. Sen Osman’a karşılığını ver) diye dua etti. Derhal Cebrail aleyhisselam geldi ve dedi ki: (Ya Resulallah! Allahü teâlâ sana selam eder. Buyurur ki, biz Osman’dan razı olduk. Onu Cennette sana arkadaş ettik. Arasat hesabını ondan kaldırdık. Sen ona mükafattan aciz isen, biz ona mükafattan aciz değiliz.) [M.Ç.Güzin]

Bu zırh senden başkasına layık değildir
Hz. Ali, Fatıma validemizle düğünü yapılacağı zaman, dünyalık hiçbir şeyi yoktu ki harcasın. Kendi zırhını pazara gönderdi. Satıp, düğününe harc edecekti. Hz. Osman pazarda gezerken, Hz. Ali’nin zırhını tanıdı. Dellalı çağırıp, bu zırha, sahibi ne fiyat ister diye sordu. Dellal, dörtyüz dirhem ister dedi. Hz. Osman, bunu aldım buyurdu ve değerini verdi. Bir dörtyüz dirhem de sayıp, zırhı da üzerine koyup, Hz. Ali’ye şu haberle gönderdi:
(Bu zırh senden başkasına layık değildir. Bu akçayı da düğüne harc et. Bizim özrümüzü de kabul et.) (M.Ç.Güzin)

Sizden fazla veren var
Hz. Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday getiren kervanı geldi. Medine’de kıtlık vardı. Sahabe-i güzin, Hz. Osman’ın kervanının geldiğini, satılık buğdayı olduğunu işitince gelip müşteri oldular. Ancak o satmadı. Fiyatı artırıp, bir mennine [875 gr ağırlığındaki buğdaya] yedi dirhem verdiler. Hz. Osman yine satmam, dedi. Niçin dediler. Sizden daha fazla fiyat ile alıcı var. Her kim daha fazla verirse ona veririm, dedi.

Sahabe-i kiram üzülüp, Ebu Bekri Sıddıkın yanına geldiler. Ya Sıddık, Osman’ın bugün bize yaptığına çok üzüldük. Buğdayını almaya gittik, her mennine yedi dirhem bile verdik. Satmadı. Bize, sizden daha fazla veren var, ona vereceğim dedi. Resulullahın eshabına böyle yapması layık mı? Eshabdan kim vardır ki, böyle ihtiyaç mahallinde malını satmayıp, çok para ister.

Ebu Bekri Sıddık, Onun hakkında kötü düşünmeyin. O, Resulullahın damadı, Cennette Onun arkadaşıdır. Siz Osman’ın sözünü anlamamışsınızdır. Haydi yanına gidip, meselenin iç yüzünü anlayalım dedi.

Hz. Osman’ın yanına geldiler. Hz. Ebu Bekir, ya Osman, bunlar senin bir sözüne üzülmüşler dedi. Hangi sözüme üzülmüşler ya halife-i Resulullah? Sizden daha fazla veren var demişsin. O sözümün nesine üzülmüşler ya Sıddık! Bunlar biri yediye alır. O fazlaya alan ise yediyüze alır. Ben bu buğdayı biri yediyüze alana verdim. O yüz deve yükü buğdayı Medine fukarasına Allah için tasadduk ettim, develeri de kurban ettim.

Ebu Bekri Sıddık kalkıp, Osman-ı zinnureynin alnından öptü ve senin sözünü anlamadıklarını, muradının ne olduğunu bilemediklerini söylemiştim dedi.

O gece Ebu Bekri Sıddık, Resulullahı rüyada gördü. Hulleler giymiş, mübarek başına sarığını sarmış; mübarek elinde bir demet menekşe ile gülerek bağdan geliyordu. Hz. Ebu Bekri Sıddık dedi ki, (Ya Resulallah! Nereden teşrif edersiniz?) Buyurdu ki:
(Osman’ın ziyafetinden geliyorum. İyi sadaka verdi. Allahü teâlâ dörtyüz yük misk ve anber Osman’a verdi.) [M.Ç.Güzin]

 

Onun hesabı gizlidir
Hz. Ali, (Ya Resulallah! Kıyamet günü evvela kimin hesabını görürler?) diye sordu. Resulullah buyurdu ki: (Evvela hesabı görülen benim. Sonra Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra sen ya Ali!). Hz. Ali dedi ki, (Osman’ın hesabı nasıl olur?) Buyurdu ki:
(Benim bir vakit Osman’a bir hacetim düştü [ihtiyacım oldu]. O işi Osman’dan gizli yapmasını istedim. Osman o isteğimi gizlice yerine getirdi. Ben de Osman’ın hesabının gizli olmasını Hak teâlâdan istedim.)

Hazreti Osman (ra) 580 yılında Taif’de doğdu. Kureyş’in zengin Ümeyye oğulları ailesindendir.Babasının adı Affan’dır. Peygamberimiz (sav)’den 7 yaş küçüktür.

Hazreti Osman (ra)’ın feraset sahibi bir teyzesi vardı, kendisine “Sen bir peygamber kızıyla evleneceksin, ona vahiy gelmeye başladı” dediğinde boş konuşmayan teyzesinin anlattıklarını arkadaşı olan Hazreti Ebu Bekir(ra)’e anlattı. Hazreti Ebubekir (ra) “Teyzen doğru söylemiş, Yâ Osman, sen akıllı adamsın, ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzûruna götüreyim, sen de îmân et” deyip beraberce Resûlullah(sav)’ın huzûruna vardılar. Allah Resulu (sav) Hazreti Osman’a;

-Yâ Osman, Hak teâlâ seni Cennete misâfirliğe davet eder. Sen de bu daveti kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.

Hazreti Muhammed(sav)’in yaptığı bu davet üzerine, büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip, Müslüman olmuştur.

Başarılı bir tüccar, giyimi kuşamı seven bir gençti. İlk Müslümanlar’ın genellikle önemsiz kimseler olması yanında, Hazreti Osman(ra) gibi her yönüyle önemli bir kişinin Müslüman olması büyük yankı ve tepki uyandırdı.

Ailesinden, teyzesi ve üvey kız kardeşinden başka kimse müslüman oluşunu desteklememiştir.

Peygamber (sav) gelen vahiy üzerine kızı Rukiye’yi Hazreti Osman(ra)’a nikâhladı. Rukiyye, Bedir savaşından sonra vefât edince (Peygamberimiz (sav) kızının cenazesine yetişememiştir), Peygamberimiz(sav) diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hazreti Osman(ra)’a nikâhladı. Bu bakımdan ona, Peygamberimiz(sav)’in iki kızıyla evlenme nimetine kavuşmuş olduğu için, iki nûr sahibi manâsına “Zinnûreyn” denilmiştir.

Hazreti Osman (ra), Hazreti Rukiyye hasta olduğu için katılamadığı Bedir savaşı hariç tüm savaşlara katılmıştır.

622 yılında Habeşistan’a göç etmiş, tüm varlığını orada bırakıp Mekke’ye geri gelmiş daha sonrada Medine’ye hicret etmiştir. Medine’de Ebu Talha(ra)’nın yanında kalan Hazreti Osman(ra), Ensardan hiç yardım kabul etmemiştir, kısa sürede kendi evini alan Osman (ra) tüccarlıktaki maharetini göstermiş, daha önce çiftçilik yapan Medine’lilere tüccarlığı öğretmiş, musevilerin elinde olan ticaret müslümanların eline geçmiştir.

644 yılında halife olan Hazreti Osman (ra) 12 yıl gibi uzun bir zaman halifelik yaptı. Dört Büyük Halife’den en uzun süre halifelik yapan Hazreti Osman(ra)’dır.

Halifelik döneminde İslam devleti genişlemiş, Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs adası ve Kuzey Afrika’nın birçok yerleri onun zamanında feth edilmiştir. Donanma kurmuş, ekonomik reformlar gerçekleştirmiştir. İlk islam parasını basmış, bütün masraflarını karşılayarak Kabe ve Mescidi Nebeviyi genişletmiştir. Bunun üzerine, “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler tamîr eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki Tevbe sûresi 18. âyeti nâzil oldu.

Hazreti Ebubekir(ra) zamanında toplatılıp kitap haline geirilen Kur-an’ı Kerim Mushaflarını çoğaltıp önemli merkezlere göndermiştir.

Peygamberimi(sav) kendisine 40 gün komşuluk yapan Hazreti Osman(ra)’ın su şıpırtısını bile duymadığını buyurmuştur.

Hazreti Muhammed sav) kendisinden halifeliği terk etmesini isteyeceklerini fakat halifeliği bırakmamasını tembihlemiş, yrıca kendisini Cennette arşın nurundan yaratılmış bir huinin beklediğini müjdelemiştir.

Hazreti Osman(ra) çok sıkılgan birisidir. Peygamberimiz(sav) evinde yatağında uzanmış vaziyette iken, sırasıyla Hazreti Ebu Bekir (ra) ve Hazreti Ömer (ra) içeri girip müşküllerini halledip çıkmışlardı. Bir müddet sonra Hazreti Osman(ra) kapıyı çalıp içeriye girmek için izin istediğinde Allah Resulu (sav) yatağından kalmış, üzerini toplamış Hazreti Aişe validemiz’e de üzerini toparlamasını emretmişlerdir. Hazreti Osman(ra) müşkülünü halledip çıkınca Hazreti Aişe validemiz Hazreti Osman(ra)’a neden böyle davrandığını sorduğunda Allah Resulu(sav) “Osman(ra) çok utangaçtır, beni öyle gördüğünde müşkilatını söylemeden gideceğinden çekindim” buyurmuşlardır.

Peygamberimiz(sav)kızı Rukiye’ye Ey benim kızım! Osman’dan gökteki melekler hayâ ederler. Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur buyurmuştur.

Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı. O sırada Hazreti Osman(ra)’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kirâm satın almak için yanına gittiler. Hazreti Osman(ra) dedi ki:

- Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim.

Eshâb-ı kirâm durumu Hazreti Ebû Bekir(ra)’e bildirip dediler ki:

- Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu?

Hazreti Ebû Bekir(ra) buyurdu ki:

- Hazreti Osman(ra) Resûlullah(sav)ın damadı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennette onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız, beraber gidelim.

Hazreti Ebû Bekir(ra), Hazreti Osman(ra)’ın yanına gidip durumu anlatarak buyurdu ki:

- Yâ Osman, Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüşler.

Hazreti Osman(ra) şu cevabı verdi:

- Evet ey Resûlullah(sav)ın halifesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik.

Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakirlere, Eshâb-ı kirama bedava dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakirlere yedirdi. Hazreti Ebû Bekir(ra) bu işe çok sevinip, Hazreti Osman(ra)’ın alnından öptü.

Hazreti Osman(ra) muhtaç olanlara bol bol yemek yedirirdi. Fakat kendisi evde sirke ve zeytinyağı yerdi. Yola giderken, devesinin arkasına kölesini de alırdı.

Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahûdîye âit idi.

Yahûdî, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu.

Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı.

Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu. Kuyuyu satın alıp, Müslümanlara sebil edecek kimsenin, Cennette karşılığını kat kat alacağını müjdeliyor, açıkça Cenneti va’dediyorlardı. Bu müjdeyi işiten Hazreti Osman(ra), hemen Yahûdînin yanına varıp, pazarlığa başladı.

Yahûdî, Müslümanların mecbûren bu kuyuyu satın alacaklarını bildiği için, ödenmesi mümkün olmayan bir fiyat istedi. Bu duruma Hazreti Osman(ra) çok üzüldü. Fakat ne yapıp yapıp bu kuyuyu satın alarak Resûlullah(sav)ı memnun etmek istiyordu. Yahûdîye dedi ki:

- Senin dediğin fiyatla bu kuyuyu ben satın alamam. Sana bir teklîfim var. Gel seninle beraber ortaklaşa bu kuyuyu işletelim. Böylece kuyu elinden çıkmamış olur. Kuyunun yarı hissesini bana sat. Birgün sen, birgün ben kuyuyu işletelim.

Yahûdî, işin neticesinin nereye varacağını anlayamadı. Teklîf çok hoşuna gitti. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi. Kuyunun başında bir gün Yahûdî, diğer gün Hazreti Osman(ra) durup, su veriyorlardı. Yahûdî yine yüksek fiyatla suyu satıyor, Hazreti Osman(ra) ise bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra Hazreti Osman(ra)’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı.

Dolayısıyla ertesi gün Yahûdîye gelen olmuyordu. Yahûdî oyuna geldiğini anladı. Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hazreti Osman(ra)’a satmak istedi. Fakat Hazreti Osman(ra) kabûl etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklîf etti. Hazreti(ra) Osman yine kabûl etmedi. Biliyordu ki, Yahûdî mecbûren bu kuyuyu satacaktı. Çünkü başka çâresi yoktu. Daha sonra Yahûdinin ısrârına dayanamıyarak, ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi. Peygamber efendimiz(sav), bu habere çok sevinip Hazreti Osman(ra)’a hayır duâ ettiler.

Fethedilen yerlerdeki halk seve seve Müslüman oluyordu. Böylece Müslümanların sayısı milyonları buldu. Müslümanların bu kadar çoğalması, her milletten insanın bulunması sebebiyle, karışıklıklar da baş göstermeye başladı. Münâfıklar, Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye başladılar.

hz osman ra mezarı Hz. Osman (R.A.) Kimdir?Yemenli bir Yahûdî olan, Abdullah bin Sebe Onüç bin kişilik bu çapulcu takımı ile Medîne’ye kadar yürüyüp Hazreti Osman(ra)’ın evini kuşattılar âsîler duvarı atlayarak içeri girdiler. Hazreti Osman(ra) Kur’ân-ı kerîm okuyordu, Muhammet bin Ebubekir, Hazreti Osman(ra)’ın sakalından tutarak: “Şimdi seni elimden hiç kimse alamaz!..” diye bağırdı.

Hazreti Osman(ra), Muhammet bin Ebubekir’in yüzüne bakarak yavaş bir sesle: “Baban bu halini görse, ne kadar utanır, ne kadar üzülürdü…” deyince, Hazreti Ebubekir(ra)’in oğlu utancından kaçtı. Diğer üç suikastçıdan biri kılıcını Hazret Osman(ra)’a sallayarak şehîd etti. Hazreti Osman(ra)’ın kanı, okumakta olduğu Kur’an’ın üzerine sıçradı. Hazreti Osman(ra) Son nefesini verirken şöyle duâ etti:

- Yâ Rabbî, Ümmet-i Muhammedi, tefrikadan, fitneden koru! Bunu üç defa tekrarladı.

İsyancılar iki gün Medine’ye egemen oldular. Korkusundan kimse sokağa çıkamıyordu. Hazreti Osman’(ra)ın cesedi iki gün olduğu yerde kaldı. iki gün sonra 12 sahebe gece karanlığında Hazreti Osman (ra)’nın yanına gidebildiler, elbisesi kan içersindeydi beyaz elbisesi beyaz saçı beyaz sakalı kana bulanmıştı o çoktan iftara gitmişti Allah Resulu (sav)in yanındaydı çok özlediği dostların yanındaydı çile bitmişti . Onu yıkamadılar şehitti çünkü elbisesini çıkarmadılar kanla gidecekti hesaba. Medine mahzundu. 83 yaşındaki rahmet bereket insanı tek başına Tebük’ü satın alan adam Allah Resulu(sav)nun Uhud dur bakalım üstünde şehit var dediği adam, garip bir şekilde toprağa verildi. Allah nasip ederde birgün Medine’ye gittiğinizde Hazreti Osman(ra)’ı ziyaret edin, dua edin duasını alın.

Allah bizleri Hazret Osman (ra)’ın şefaatine nail etsin amin…

Hz.Osman (r.a) sözleri

İnsanların En Hayırlısı, Günahsız Olan Ve Allah’ın Kitabı Ile Amel Edendir.

Çok Söyleyen Hakimdense, Çok Iş Gören Amire Ihtiyacımız Vardır.

Sabredin, Yoksa Pişman Olursunuz.

Ya Bela Ve Musibetlere Sabredersin Yahut Nedamet Edersin.

Suç Işleyenin Kulağını Iyi Çek; Zira Dünyada Ceza Görmek, Ahiretteki Cezadan Daha Kolaydır.

Doğru Alın, Doğru Verin.

Gözü Haramdan Korumak En Güzel Şehvet Perdesidir.

Ecel Erişmeden Yapabileceğiniz Hayırlı Işler Için Acele Ediniz.

Mezar Dünya Duraklarının Sonu, Ahiret Duraklarının Ilkidir. Orada Azap Görenin Ilerisi De Kötü, Iyilik Görenin Ilerisi De Iyidir.

Sen Ferahladığın Zaman, Kıskanç Kimsenin Kedere Boğulması Ne Büyük Intikamdır.

Kişi Nefsini Ihmal Etse De,Fakirlik Canına Tak Dese De,Gönül Tokluğu Onu Başkalarına Muhtaç Olmaktan Vareste Kılar Kendisini De Güzelleştirir.

Cenabı Hakk’dan Başka Hakiki Sığınak Yoktur.

En Sonra Varacağınız Hakk’dan Korkun Ki, Fitne Ve Fesada Düşmeyesiniz.

Ölüme, Kudretinizin Yettiği En Hayırlı Amellerle Hazırlanın.

İçkiden Kaçının, Zira Her Kötülüğün Anahtarı Içkidir.

Her Nimetin Bir Musibeti Vardır.

Geçmişten Ibret Alın Da Hayra Çalışın.

Mükafatın Büyüklüğü, Belanın Büyüklüğü Nispetindedir.

Ben Terazi Değilim Ki Hata Işlemeyeyim.

MELEKLERİN BİLE HAYÂ ETTİĞİ 3. HALİFE HZ. OSMAN

Hz. Osman, İslam’la şereflenmeden önce de toplum içerisinde sevgisi ve itibari yüksek olan birisiydi. Ticaretle uğraşan çok zengin bir tüccardı. Karanlık dönemde pislik işlerin içerisinde hiçbir zaman olmadı. Ebu Bekir’le samimi dosttular. Başına gelen olayları O’na anlatır, istişare eder, fikir alırdı. 

                                        

                                 HZ. OSMAN’IN İSLAMLA ŞEREFLENMESİ

 

            Hz. Osman’ın Müslüman oluşunu kendisi bizzat şöyle anlatır; “Abdülmüttalib’in kızı, Teyzem Erva’nın ziyaretine gitmiştim. Benim orada bulunduğum sırada Rasülullah Efendimiz de halasının evine geldi. Rasülullahı görünce, gözlerimi O’ndan bir türlü ayıramadım. Durumu anlayan Efendimiz bana bakarak; Ey Osman, sana ne oluyor, durmadan bana bakıyorsun? Dedi. Sana hayret ediyorum. Lailahe illallah de Müslüman ol dedi. Rasülullah’tan bu sözü duyunca tüylerim diken diken oldu. Rasülulluh konuşmaya devam etti; “Göklerde sizin rızkınız ve size vaat edilen vardır. Göklerin ve arzın Rabbine yemin ederim ki, kesinlikle O, sizin konuştuğunuz gibi haktır.” (Zariyat suresi-ayet 22,23) Efendimiz bunları söyledikten sonra ayağa kalkıp, çıktı. Ben de hemen arkasından çıktım, O’na yetişip Müslüman oldum.

            Bu konuda bir başka rivayet ise şöyledir; Benim feraset sahibi bir teyzem vardı. Teyzemin hastalandığını duydum ve ziyaretine gittim. Teyzem bana dedi ki;

-Ey Osman, sen öyle biriyle evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın. Bu kız hem çok saliha, hem de çok güzel bir kızdır. Ayrıca bu kız, bir peygamber kızıdır. Teyzemin bu sözleri beni çok şaşırtmıştı. Hayret içerisindeydim. Çünkü benim peygamber olarak tanıdığım birisi yoktu. Durduğu yerde teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Teyzem çok konuşan biri değildi. Benim hayret içinde kaldığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti;

 -Merak etme ey Osman! O kimseye Allah’tan vahiy gelmeye başladı. O’nu bulmakta zorlanmayacaksın.”

            -Teyzem, hep sır şeyler söylüyorsun. Beni çok meraklandırdın. Sözlerini biraz daha aç ta beni meraktan kurtar dedim. Teyzem şöyle devam etti;

            -Abdullah oğlu Muhammed’e peygamberliği bildirildi. Muhammed, halka hak dine davete başladı. Çok zaman geçmeyecek ki, sen o’nun dinine girip kurtulacaksın. O’nun davet ettiği hak din, bütün âlemi aydınlatacaktır. Teyzemin söyledikleri benim zihnimi çok meşgul etmeye başladı. Her zaman önemli konularda dostum Ebu Bekir’den fikir alırdım zaten. Teyzemin anlattıklarını dostuma koşup anlattım. Beni dinledikten sonra şöyle dedi;

            -Teyzen sana doğruları anlatmış. Ey Osman! Sen akıllı adamsın. Hiç görmeyen, işitmeyen, kimseye faydası ve zararı olmayan bir puta nasıl tapılır? O nasıl İlah olarak kabul edilir?

            -Dostum Ebu Bekir, doğru konuşursun. Ben de bunun mantıksızlığının farkındayım. Fakat çaresini bulamamıştım.

            -Artık meraklanma. Bizi hak yolu gösteren bir zat geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım ve iman ettim. Gel seni de O’nun yanına götüreyim, seni cennete, imana davet etsin, sen de kabul et. Ebu Bekir’le birlikte Rasülullahın huzuruna vardık. Efendimiz buyurdu ki;

            -Ya Osman, Hak Teâlâ seni cennetine misafirliğe davet eder. Bu daveti kabul et. Ben bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Rasülullahın güler yüzlü ve gayet samimi olarak yaptığı bu davet üzerine kelime-i şahadet getirip Müslüman oldum.

 

                        SEN DÜNYADA VE AHİRETTE BENİM SEVDİĞİMSİN EY OSMAN

 

            Rasülullah Efendimiz, Hz. Osman’ı, muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını gördüğünden, iyilik yapmayı seven cömert kişiliğinden ve güzel hallerinden dolayı çok severdi. Allah Rasülü bir gün sahabenin (arkadaşlarıyla) ileri gelenleriyle sohbet ederken şöyle dedi;

            -Herkes sevdiğinin, dostunun yanına otursun. Herkes en çok sevdiği dostunun yanına varıp oturdu. Allah Resulü şöyle devam etti;

            Ey Osman, sen de benim yanıma gel. Sen benim dünyada ve ahirette sevdiğimsin.

 

                      MELEKLERİN HAYÂ ETTİĞİ BİRİNDEN, BEN NASIL HAYÂ ETMEM

 

            Rasülullah Efendimizin eşi Hz. Aişe (ra) anlatıyor; “Rasülullah Efendimiz, bir gün uzanmış istirahat ediyorlardı. Ebu Bekir gelip içeri girmek için izin istedi. Ebu Bekir, içeri girdiğinde Efendimiz bu halini hiç bozmamıştı. Az sonra Hz. Ömer gelip içeri girmek için izin istedi. Hz. Ömer’ de içeri girdiğinde Efendimiz bu halini hiç değiştirmeden onlarla sohbet etti. Bir müddet sonra kapıya Hz. Osman geldi ve içeri girmek için izin istedi. Efendimize Hz. Osman geldi dediğimde hemen toparlanıp oturdular ve o şekilde Hz. Osman’ı karşıladılar. Sohbetleri bittikten sonra dağıldılar. Onlar gittikten sonra ben Efendimize sordum;

            – Babam Ebu Bekir ve Hz. Ömer içeri girdiklerinde hiç halinizi bozmadınız. Fakat Hz. Osman içeri girince hemen toparlanıp oturdunuz. Bunun sebebi nedir? Efendimiz buyurdu ki;

            -Meleklerin utandığı (hayâ ettiği) bir kimseden, ben nasıl hayâ etmem.

 

                                           RABBİM! OSMAN’A ÇOK ECİR VER

 

            İbni Mesud ra. Anlatıyor;

            -Bir gün Rasülullah’la birlikte savaştaydık. Askerlerimizin yiyeceği bitince sıkıntılı bir zaman başladı. Efendimiz bu durumu görünce şöyle buyurdu;

            – Endişelenmeyin, Allahu Teâlâ size, güneş batmadan önce rızık gönderecektir. Bu sözleri işiten Hz. Osman, Allah Resulünün her sözü doğru çıkar diye düşündü ve hemen yiyecek aramaya başladı. Rızkın gelmesinde vesile olup, Rasülullahı memnun etmek istiyordu. Yiyecek ararken, bir yerde dört deve yükü yiyecek buldu. Hemen bunları yüksek fiyatla satın alıp, Rasülullahın huzuruna getirdi. Efendimiz yiyecekleri görünce, Hz. Osman’a sordu;

            -Ey Osman bunlar nedir? Hz. Osman;

            -Bunlar Osman’dan, Allah’ü Teâlâ’nın Resulüne hediyesidir. Efendimizin buyurduğu, gecikmeden yerine geldiği için müminler sevindiler ve morallerini yükselttiler. Münafıklar ise bu durumdan dolayı üzüldüler ve moralleri bozuldular. Bunun üzerine Efendimiz elleri açıp şöyle dua ettiler;

            -Rabbim! Osman’a çok ecir ver.

 

MEMNUN EDEBİLMEK İÇİN ON İKİ BİN DİRHEME KUYUNUN YARI HİSSİNİ SATIN ALDI

 

            Toplumdaki muhtaç olanlara bol bol yardımda bulunup, yedirip içiren Hz. Osman, kendi evinde sadece zeytinyağı ve sirkeyle karnını doyuruyordu. Deveyle yaptığı yolculukları sırasında kölesini hiç yürütmez, devesinin arkasına bindirirdi. Efendimiz O’na hep hayırlı duada bulunurdu ve yine şöyle dua buyurdular;

            -Ya Rabbi! Osman’ın geçmiş ve gelecek, gizli ve açık bütün günahlarını affet!

            Müslümanlar Mekke’den Medine’ye hicret ettikleri zaman, büyük su sıkıntısı içerisindeydiler. Rume kuyusundan başka içecek su yoktu. Bu kuyunun sahibi de bir yahudiydi. Yahudi, Müslümanları zor durumda bırakmak istiyor, istedikleri zaman su vermiyor, verdiğinde de çok pahalıya veriyordu. Öyle olunca da Müslümanların çoğu su satın alamıyorlar ve büyük susuzluk çekiyorlardı. Peygamberimiz, bu durumu her gördüğünde üzülüyor ve Müslümanlara bu kuyuyu satın alıp Müslümanlara sebil edecek kimsenin, cennette kat kat karşılığını alacağının müjdesini veriyordu. Bu müjdeyi duyan Hz. Osman, hemen yahudinin yanına varıp kuyuyu satın almak için pazarlığa başlıyor. Uyanık Yahudi ise, Müslümanların mecburen bu kuyuyu satın alacağını bildiğinden, Hz. Osman’dan ödenmesi imkânsız olan bir fiyat istedi. Hz. Osman çok zengindi ama böyle bir parayı ödeyemezdi. Çok üzüldü. Ama ne edip edip bu kuyuyu satın alması gerekiyor ve Rasülullahı sevindirmesi gerekiyordu. Yahudiye şöyle bir teklif yaptı;

            -Senin dediğin parayı ödeyebilmem imkânsız. Gel seninle ortak olup bu kuyuyu beraber işletelim. Böylece kuyu elinden de çıkmamış olur. Kuyunun yarı hissesini bana sat. Kuyuyu bir gün sen, bir gün ben işletelim. Yahudi işin nereye varacağını kestiremedi. Teklif çok hoşuna gitti ve hemen on iki bin dirheme, Hz. Osman’ı kuyunun ortaklığına kabul etti. Kuyunun başında bir gün Hz. Osman, bir gün Yahudi durup su satıyorlardı. Yahudi suyu yine yüksek fiyattan satıyordu. Hz. Osman ise suyu Müslümanlara bol bol bedava veriyordu. Müslümanlar, su satma günü Hz. Osman’a geldiği gün, ihtiyaçları olan suyu aldıkları gibi, ertesi günkü lazım olan suyu da alıp gidiyorlardı. Ertesi gün ise Yahudi kimseye su satamıyordu. Yahudi nihayet oyuna geldiğini anladı. Ama iş işten geçmişti. Yahudi, Hz. Osman’ın yanına gelerek, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla satmak istediğini söyledi. Hz. Osman, aynı fiyatla alamam, çok fazla dedi. Aradan bir müddet geçince Yahudi, tekrar Hz. Osman’ın yanına gelip daha az bir fiyatla kuyuyu devredebileceğini söyledi. Hz. Osman pahalı diyerek yine kabul etmedi. Yahudinin kuyuyu mecburen satacağını, başka çaresinin olmadığını biliyordu. Daha ucuza almak istiyordu. Ucuz bir fiyatla Yahudiden kuyunun tamamını satın aldı. Artık su kuyusu Müslümanların ihtiyacını karşılayan bir sebil haline gelmişti. Allah Resulü, bu habere o kadar çok sevindi ki, Hz. Osman’a hayır dua ettiler.

 

                             ATTIĞINIZ HER ADIMA KARŞILIK BİR KÖLE AZAD EDECEĞİM

 

            Hz. Osman, hayatı boyunca daima Allah Resulünü memnun edebilmenin yollarını arayıp durdu. O’nun mübarek duasını alabilmek için her fırsatı değerlendirmek istiyordu. Bir gün Allah Resulünü evine davet etti. Efendimiz, Hz. Osman’a dedi ki;

            -Ey Osman, sadece beni mi davet ediyorsun? Hz. Osman bunun üzerine;

            -Ey Allah’ın Resulü, bütün ashab-ı kiram da (arkadaşların) davetlidir. Efendimiz, Hz. Bilal’ı Habeş’iyle bütün arkadaşlarına Hz. Osman’ın evine davetli oldukları haberini gönderdi. Kendileri de beraberinde Hz. Ali’yle birlikte, Hz. Osman’ın evine doğru yürümeye başladı. Efendimiz yürürken, Hz. Osman geriden takip ediyor ve attığı her adımı sayıyordu. Allah Resulü bunu fark edince sebebini sordu. Hz Osman şöyle cevap verdi;

            -Ya Rasülallah! Attığınız her adımı sayıyorum, çünkü attığınız her adım için bir köle azat edeceğim. Davetten sonra ise Efendimizin attığı adım sayısı kadar köle azat etti.

 

                              BİR KIZIM DAHA OLSAYDI, ONU DA OSMAN’A VERİRDİM  

 

           

            Peygamber Efendimizin kızları Rukiye ve Ümmü Gülsüm önce, Ebu Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlıydılar. Allah Resulü, insanları Müslümanlığa davet etmeye başlayınca, Ebu Lehep, O’nu hem zor durumda bırakmak, hem de düşmanlık yapmak istediler. Ebu Leheb’in oğulları da, Efendimize düşmanlık ettiler ve kızlarını almaktan vazgeçtiler. Çok geçmeden vahiy geldi. Efendimizin kızı Rukiye, Hz. Osman’la evlendi. Hz. Rukiye, Bedir Harbi sonrasında vefat etti. Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hz. Osman’la evlendi. Bu nikâhtan sonra, Efendimizin iki kızıyla evlenme şerefine nail olduğu için kendisine iki nur sahibi anlamına gelen, “Zinnureyn” denmiştir. Efendimiz, iki kızını da ardı ardına Hz. Osman’a vermiştir. Ümmü Gülsüm’de vefat edince; ” Bir kızım daha olsaydı, O’nu da Osman’a verirdim” dedi.

            Ümmü Gülsüm’ü, Hz. Osman’a verirken O’nu çok methetmişti. Evlendikten sonra Ümmü Gülsüm babasına dedi ki;

            -Ey gözümün nuru canım babam! Hz. Osman’ı çok övmüştünüz. Övdüğünüz kadar değil. Bunun üzerine Efendimiz kızına dedi ki;

            -Ey benim canım kızım! Osman’a dikkat et. O’na saygıda kusur etme sakın. Osman’dan gökteki melekler bile hayâ ederler. Arkadaşlarım arasında ahlakı en çok bana benzeyen Osman’dır.

 

                                               BEN DE OSMAN’LA İFTİHAR EDERİM

           

            Bir gün Allah Resulü ashabına buyurdu ki;

            -Ben Allah’ın huzurunda derim ki, Osman’ın düşmanları benim de düşmanlarımdır. Başka bir sohbetin de ise;

            -Bütün Enbiya hayatlarında bir kişiyle iftihar etmiştir. Ben de Osman Bin Affan ile iftihar ediyorum dedi. Efendimiz, Hz. Osman’a buğz eden birisinin cenaze namazını da kıldırmamıştır.
原帖地址: İslami Forum, İslam Hakkında Herşey Bu Forumda… |İslamSeli.Com http://www.islamseli.com/showthread.php?t=26819
                                    YA RASÜLALLAH! MALIM MÜLKÜM SANA FEDA OLSUN

            İslamiyet hızla yayılıyor, Müslümanlar çoğalıp akın akın Medine’ye geliyorlardı. Mescit Müslümanlara dar gelmeye başlayınca Allah Resulü buyurdu;

            -Bizim mescidimizi biraz genişleten cennete gider. Bunun üzerine Hz. Osman şöyle dedi;

            -Ya Rasülallah! Malım mülküm sana feda olsun. Mescidi genişletme görevini üstleniyorum. Mescidi bütün masraflarını üstlenerek 20 metre genişletti. Bunun üzerine Cenabı Hak Tevbe suresinin 18. Ayetini indirdi;“Allahın mescitlerini ancak, Allah’a, ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve sadece Allah’tan korkan kimseler imar eder. İşte hidayet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır.” Böylece hakkında ayette inmiş oldu. Hz. Ömer’den sonra üstünlük sırası Osman’dadır. Hilafeti de ümmetin icması ile sabittir.

 

            Hz. Osman, aynı zamanda vahiy kâtiplerindendir. Güzel yazar, güzel konuşurdu. Kur’anı Kerimi çok okurdu. Çok okuduğu için hayatı boyunca iki mushafı eskimiştir. Hafızası kuvvetliydi. Bir rekât namazda Kur’anın tamamını okuduğu görülmüştür. On iki sene halifelik makamında kalmıştır. Hiçbir felaket karşısında yılmaz sarsılmazdı. Cesur ve yürekliydi. İslam Tarihi onun döneminde altın çağını yaşamıştır. Maveraünnehir, Irak, Çin, Buhara, Türkistan, Hindistan, Horasan, Kafkasya, Kıbrıs Adası, Kuzey Afrika’nın büyük bölümü Hz. Osman döneminde İslam topraklarına katılmış, İran’da İslam’ın idaresi altına girmiştir. İslam sancağı İstanbul surları önlerine kadar gelmiştir. Hz. Osman döneminde yapılan, vali ve askeri makamlarına layık olan tecrübeli dahi kimseler atanmıştır. Günümüzde olduğu gibi bir döner koltuğa sahip olabilmek için, fırıldak gibi dönen insanlar da azdı o dönemde. Ehil ve layık olmayanlara makam verilmezdi. Senin partiden, benim partiden adam anlayışı yoktu. Öyle olunca da İslam toprakları batıda İspanya’ya, doğuda Kabil ve Belh’e kadar genişledi.

 

                                             KUR’AN OKURKEN ŞEHİT OLDU

 

            İslam topraklarına katılan bölgelerdeki halk hiçbir zorlama olmayan severek ve isteyerek İslam’ı kabul ediyorlardı. Milyonlarca Müslüman olmuştu artık. Her milletten İslam’ı kabul edenler olduğu için zamanla kargaşa ve iç çekişmeler baş göstermeye başladı. Münafıklar, Müslümanlar arasında fitne fesat tohumları ekmeye başladılar. Münafıkların başında Yemenli bir Yahudi olan Abdullah Bin Sebee vardı. Mısır’da ne kadar fitne elebaşı, işsiz, güçsüz, cahil, sahipsiz, başıboş eşkıya varsa, Kıpti varsa bunları bir araya toparladı. Para ve dünyalık malla bunları kandırarak, bir çapulcu takımı kurdu. Sayıları on üç bine ulaşan çapulcu takımı, Medine içlerine kadar yürüyüşe geçti, Halifeyi makamından indirmek istedi. Hz. Osman’ın evini kuşattılar. Halifenin evinin önünde, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, HZ. Talha gibi sahabenin büyükleri nöbet tutuyorlardı. Hz. Osman evini kuşatan çapulcu takımına içerden seslendi;

            -İçinizdeki elebaşlarınızdan iki kişi benim yanıma gelsin. İki elebaşı içeri Osman’ın yanına girince kendilerine sordu;

            -Allah Resulü Medine’ye teşrif ettikleri zaman, Müslümanlar susuzluktan kırılıyorlardı. Efendimiz Rumi Kuyusunu satan alıp Müslümanlara bedava su verene cennet vaat etti. Allah Resulünün sözünü dinleyip kuyuyu satın alıp, Müslümanlara bu kuyu vakfeden Osman değil midir? Münafıklar;

            -Evet, sensin dediler.

            -Peki, darda kalan İslam ordusu baştan aşağı donatan ben değil miydim?

            -Evet, sendin.

            -Müslümanlar çoğalınca, mescit dar gelmeye başlamıştı. Allah Resulü; “Kim mescidimizi genişletirse, cennette daha hayırlısını bulacaktır.” Dediği vakit, yer satın alıp mescidi genişleten ben değil miyim?

            -Evet sensin.

            -Allah Resulü, Ebu Bekir, Ömer ve ben, Sebir Dağı’nda oturmaktayken, dağ sallanmaya başlayınca; “Ey Sebir Dağı dur! Zira senin üstünde bir peygamber, bir sıdık ve iki şehitten başka kimse yoktur buyurmadı mı?

            -Doğru diyorsun, vallahi aynen böyle oldu.

            Bu sırada dışarıda bekleyen çapulcu takımı duvardan atlayarak içeri girdiler. Hz. Osman, tekbir getirerek, şahit olun ben şehidim buyurdu. Bu esnada Kur’an okuyordu. Hayata gözlerini yumarken dudaklarından dökülen şu dua oldu;

            -Rabbim! Ümmeti Muhammedi, tefrikadan ve fitneden koru! Bu duayı üç defa tekrar etti ve gözleri kapandı.

           

                      İSTERSEN ONLARA ÜSTÜN GETİRELİM, İSTERSEN İFTARI BENİMLE YAP

 

            Allah Resulünün arkadaşlarından Abdullah Bin Selam şöyle anlatır;

            Kuşatma esnasında, Hz. Osman’ın yanına gittim. Hz. Osman bana şunu anlattı. Geceleyin rüyamda, şu pencereden Efendimizi gördüm. O’nunla aramızda şöyle bir konuşma geçti.

            -Osman, seni sardılar, etrafını kuşattılar öyle mi?

            -Evet ya Rasülallah.

            -Seni susuz bıraktılar öyle mi?

            -Evet ya Rasülallah.

            Bunun üzerine Efendimiz bana bir bardak su verdiler. Suyu alıp içtim. İçimde hala suyun soğukluğunu hissediyorum. Sonra şöyle buyurdu;

            -İstersen seni, onlara üstün getirelim, istersen de iftarı bizimle yap, ne dersin.

            -Ya Rasüllah! Ben sizin yanınızda, sizinle iftar etmeyi tercih ederim dedim.

            Sahabeden Abdullah Bin Selam Hazretleri, Hz. Osman’ın yanından çıkıp, isyancıların yanına vardı ve dedi ki;

            – Tarihte öldürülen her peygamber için, yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halife için de on beş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin. Yoksa ahirette bunun cezasını çok şiddetli olarak çekersiniz. Ayrıca Hz. Osman’ın sizin üzerinizde pek çok hakkı vardır.

            İsyancılar, Abdullah Bin Selam’ın sözlerini dinlemediler. Hatta böyle dediği için kendisine hakarette de bulundular.

 

                                O FİTNE ZAMANINDA BİLE HİDAYET ÜZERİNEDİR

 

            Efendimiz bir sohbetinde sahabeye, meydana gelebilecek fitneleri anlatıyordu. O sırada oradan başını gözünü örtmüş bir kişi geçiyordu. Efendimiz buyurdular ki;

            -Bu fitnelerin olacağı gün bu kişi, hidayet üzere olacaktır. Hepsi birden ayağa kalkıp Efendimizin işaret ettiği kişiye baktılar. Bu kişi Hz. Osman Bin Affan’dan başkası değildi. Efendimize dediler;

            -Ya Rasülalah, bu kişi değil mi? Efendimiz;

            -Evet dedi.

 

 

                               EY GENÇ! SEN DE BENİM KULAĞIMI ÇEK!

 

            Hz. Osman, halifeliği döneminde adaletle davranmaya hep dikkat etti. Bir gün sinirlendi ve bir gencin kulağını çekti. Kulağı acıyan genç, Hz. Osman’a şöyle dedi;

            -Efendim, kulağım çok acıdı. Herkesin birbirinden hakkını alacağını kıyamet gününü düşünün. Gencin bu sözü Hz. Osman’ı çok düşündürdü ve etkilendi. Gence şöyle dedi;

            -Ey Genç! Gel sen de benim kulağımı çek, ödeşelim. Hakkını kıyamet gününe bırakma. Genç, Hz. Osman’ın kulağını çekti. Hz. Osman;

            -Biraz daha çek dedi. Bunun üzerine genç;

            – Siz kıyamet gününden korktunuz ve burada ödeşmek istediniz. Ben de o günkü hesaptan korkarım dedi.

Peygamberimizin üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Hz. Osman, hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardan biriydi. Hz. Ebû Bekir, ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Hz. Osman’dı. Hz. Osman yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Hz. Ebû Bekir’i dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gittiler.

Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Osman’a:

“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.

Hz. Osman İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Hz. Osman, daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir:

“Re­sû­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”

Hz. Osman, İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı bir direğe bağladı ve:

“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı araya girerek serbest bıraktırdılar.[1]

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Peygamberimizin kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Peygamberimizin yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Peygamber Efendimize (a.s.m.) hitaben:

“Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Hz. Rukiyye’yi boşamıştı. Bunun üzerine Hz. Osman, Rukiyye’ye talip olmuş ve onunla evlenmişti.

Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Hz. Osman ve Rukiyye de bulunuyordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Os­man’ın herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:

“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.”[2]

Hz. Osman, bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti.

Hz. Osman’ın en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Hz. Âişe:

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resûlü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”[3]

Ebû Mûse’l-Eş’arî anlatıyor:

Re­sû­lul­lah ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana:

“Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu.

Biraz sonra Ebû Bekir çıkageldi.

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki:

“İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.”

Sonra Ömer geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti.

Daha sonra Osman geldi. Onun için şöyle buyurdu:

“İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece, Hz. Osman’ın hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu.[4]

Hz. Osman, bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Hz. Rukiyye ağır hasta idi. Peygamber Efendimiz mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Hz. Rukiyye yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Hz. Osman’ın bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Bedir’den döndükten sonra Hz. Osman’a bir müjde daha verdi:

“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”

Daha sonra Peygamberimiz, diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Bundan sonra Hz. Osman “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı.

Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra da Peygamberimiz, “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.[5]

Uhud Gazası’na katılan Hz. Osman (r.a.), orada Peygamberimizin (a.s.m.) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi.

Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Peygamberimiz, kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Hz. Osman, Hudeybiye Sulhü sırasında da Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Hz. Osman, Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:

“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”

Hz. Osman ise onlara şöyle cevap vermişti:

“Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”

Kureyşliler, Hz. Os­man’ın bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.

Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Re­sû­lul­lah çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti.

Hz. Osman’ın göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Re­sû­lul­lah’a biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Re­sû­lul­lah’a itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Re­sû­lul­lah bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Hz. Osman için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.

Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Hz. Osman’ı serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi. Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Hz. Osman’ın cevabı ise şu idi:

“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.”[6]

Hz. Osman daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Re­sû­lul­lah’ı ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Hz. Osman da (r.a.) vardı.

Hz. Osman, Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Peygamberimiz onun bu cömertliği karşısında:

“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di.[7]

Hz. Osman, zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.

Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Hz. Osman, Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:

“Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Hz. Ebû Bekir’e bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman’ı herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:

“O, Re­sû­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.”

Hz. Osman’ın yanına vardıklarında Hz. Ebû Bekir:

“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”

Hz. Osman şöyle cevap verdi:

“Ey Re­sû­lul­lah’ın halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”

Hz. Osman bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.

Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Hz. Ebû Bekir buna çok sevindi ve Hz. Os­man’ı alnından öptü.

Hz. Osman, bir defasında Re­sû­lul­lah’ın evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Hz. Âişe’nin kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Re­sû­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.”

Peygamberimiz (a.s.m.) eve gelip durumu öğrenince:

“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.

Hz. Ali, Hz. Fatıma’yla evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Hz. Osman’la karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Hz. Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”

Hz. Osman’ın en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Hz. Osman, servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Peygamberimizi (a.s.m.) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada:

“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.

Hz. Osman da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Hz. Osman sevinçle Peygamberimizin huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.):

“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Hz. Osman bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti.[8]

Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Hz. Osman gelirdi.

Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Hz. Osman’a anlatıyordu. Hz. Osman da bunları kaydediyordu. Hz. Ebû Bekir, tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Hz. Osman “vefat ettiği” zannıyla Hz. Ömer’in ismini yazdı.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir ayıldı, kimi yazdığını sordu. Hz. Osman, “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.

Hz. Ebû Bekir, onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi:

“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”[9]

Hz. Osman, Hz. Ömer devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Hz. Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Hz. Osman’ı halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali (r.a.)…

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah da bu heyette bulunuyordu. Hz. Ömer, vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti.

Hz. Ömer’in teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Hz. Zübeyr Hz. Ali’yi, Hz. Sa’d da Abdur­rahman bin Avf’ı, Hz. Talha ise Hz. Osman’ı aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Hz. Osman ile Hz. Ali arasında kaldı.

Daha sonra Hz. Abdurrahman her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Hz. Osman’ı tercih ediyordu.

Hz. Abdurrahman daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Hz. Os­man’ı müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Hz. Abdurrahman’dan sonra Hz. Osman’a biat eden ikinci şahıs Hz. Ali oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Hz. Osman böylece 644 tarihinde halife seçildi.[10]

Hz. Osman’ın hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Hz. Ömer’in vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Peygamber Efendimizin müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Hz. Osman’ın gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Hz. Osman’a gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Hz. Osman, hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.a.) idi. Heyet, Hz. Ömer’in evinde ve Hz. Hafsa’nın himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Hz. Ebû Bekir zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hz. Osman’ın halifeliğinin son dönemi fitne ve karışıklıklarla geçmiştir. Hz. Osman (r.a.) ve daha sonra Hz. Ali (r.a.) devrinde meydana gelen üzücü fitne ve fesat hadiselerinin sebep ve amilleri olarak İslam tarihçileri ittifakla aşağıdaki hususları zikrederler:

1- İki Cihan Serveri Re­sû­lul­lah’a yetişme bahtiyarlığına erişerek ondan feyiz ve nur alan bahtiyar Sahabe neslinin mühim bir kısmının vefat etmiş olması, ge­ride kalanların da yaşlanarak kendi köşelerine çekilmek durumunda kalması. Bu itibarla idareye tam layık kimseler bulunamıyor, mevcutların ihmalleri ve dirayetsizlikleri de zamanla karışık­lıklara sebebiyet verebiliyordu. Şüphesiz ki, Sahabe-i Kirâm’dan feyiz alan Tâbiîn nes­li de insanlık tarihinin mümtaz ne­sillerinden birisiydi. Ancak onların, adalet, dirayet ve hakkaniyette sahabiler kadar hassas olduklarını söylemek mümkün değildi.

2- Cahiliyet devrinde en önemli gurur ve iftihar sebebi olarak kabul edilen ka­vim ve kabile duyguları, İslam’ın ilk devirlerinde kutsi emirlere sadakatle uyul­masından dolayı yerini ulvi seciye ve duygulara terk etmişti. Ancak Peygambe­rimizin vefatından sonra kazanılmış olan fetih ve zaferlerde Kureyş kabilesi gençlerinin mühim payeler edinmiş olması, onların kabile gururlarını bir dere­ce uyandırmıştı. Kureyş kabilesine mensubiyet bir imtiyaz ve üstünlük vesilesi sayılmaya ve Müslümanlar arasında rahatsızlık meydana getirmeye başlamış­tı.

3- Fetihlerle İslam Devleti’nin hudutları bir taraftan Kuzey Afrika’da Mer’akeş’e, diğer taraftan Asya ortalarına Kabil’e kadar dayanmıştı. Bu durum, aynı zamanda muhtelif din, dil, ırk ve kabilelere mensup milletlerin ya Müslüman olması veya Müslüman­ların hâkimiyeti altına girmesi demekti. Bu millet­lerden bazılarının, bilhassa İranlıların milli gururları fazlaca incinmiş olduğun­dan, merkezî İslam otoritesine karşı yavaş yavaş bir başkaldırma ve muhalefet hareketi baş göstermişti.

4- Hz. Osman’ın (r.a.) yaradılıştan yumuşak huylu, halim selim oluşu, insanları cezalandırmaktan ziyade affı tercih etmesi, bazılarının bunu istismar etmesi­ni netice vermiş ve bu da suiistimallere ve idarenin zaafa uğramasına sebebiyet vermişti. Zaafa uğrayan bir idarede ise, maksatlı kimseler fitne ve fesat hareket­lerine rahatlıkla devam edebilmişlerdir.

5- Hz. Osman (r.a.), Müslüman olmadan önce de gayet zengin, iyiliksever ve cömertti. Akrabasına düşkündü; onlara daima iyilik yapar, korur gözetirdi. Müslüman olduktan sonra ise bu duyguları ve iyilikseverliği daha da inkişaf et­miş ve akrabasını çok­ça gözetir olmuştu. Onun kendi malından ve kesesinden yaptığı yardımlar hazineden imiş gibi gösterilerek aleyhinde propagandalar yapılmış ve bu şekilde fitne ve fesat körüklenmiştir.

6- Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) zamanlarında idareciler gayet dirayetli ve oto­riter, zemin ise fitne ve fesat hareketlerinden uzaktı. Hz. Osman (r.a.) ise şartların hassasiyeti do­layısıyla kimseye itimat edemez olmuş ve mühim idarecilikle­re, her zaman iyilikleriy­le kendisine bağlamış olduğu akrabasını getirmeyi tercih etmişti. O böyle hareket et­mekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Şüphe­siz ki bu idareciler de gayet liyakatli ve dü­rüst kimselerdi. Ancak bu durum, mu­halifler tarafından, “akrabanın kayırılması” ve “mühim idareciliklere akrabanın getirilmesi” şeklinde propaganda edilmiştir.

7- Fetihlerle birlikte Arap toplumu değişik milletlerle münasebetler içine gir­miş, bu şekilde kurulan evliliklerle ya yeni Müslüman veya henüz Hıristiyan ve Yahudi ailelerinden meydana gelen çocuklar ahlakta ve dinde zayıf yetişmiş­tir.. Bu da fitne ve fesat için müsait bir zemin teşkil etmiştir.

Bütün bu sebeplere, Yahudi asıllı Abdullah ibni Sebe’nin de gayretleri ekle­nince, önü alınamaz bir fitne ateşi ortaya çıkmıştı.

Nihayet Hicret’in 35., Hz. Osman’ın hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Hz. Osman’ın evini muha­sara altına aldılar. Başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Hz. Osman, gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Re­sû­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”[11]

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Hz. Ali (r.a.), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Hz. Osman, Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”[12]

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i gördü. Peygamberimiz kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Hz. Osman uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Hz. Osman’ı şehit ettiler. Hz. Osman’dan akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Peygamber Efendimizin istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı olarak Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Neden Sahabiler veli oldukları hâlde bu fitneleri keşfedip, çıkaranlara karşı tedbir almadılar?” şeklindeki suale verdiği cevap, aynı zamanda bu cinayetin se­beplerine de ışık tutmaktadır: “O hadisata sebebiyet veren ve fesadı çeviren birkaç Yahudi’den ibaret değil­dir ki, onları keşfetmekle fesadın önü alınsın… Çünkü pek çok milletlerin İslamiyet’e gir­meleriyle birbirine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bahu­sus bazıların gurur-u millileri Hz. Ömer’in darbeleriyle dehşetli yaralandığın­dan, seciyyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İnti­kamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslamiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zeki ve dessas bir kısım münafıklar, o hâlet-i içtimaiyeden istifade ettiler, denilmiş. Demek o hadisatın önünü almak o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”[13]

* * *

Hz. Osman, Re­sû­lul­lah’tan 146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”

 

 

 

Arama
Arşiv