BilâlHabeşî

Hz. Peygamber’e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. Islâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habesî, aslen Habeslidir. Anasinin adi Hamâme, babasinin adi Rebah, künyesi Abdullah’tir.

Bilâl, Islâm’in ilk teblig yillarinda Ümeyye b. Halef’in kölesiydi. Islâm’in ortaya çiktigi yillarda bir çok kimse, soy ve soplarinin yüksekligine, sirk toplumu içindeki nüfuzlarina bakarak kavim ve kabîle taassubuna düsmüs, Islâm’a cephe almis ve sapiklikta kalmislardi. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayif ve acizliklerine ragmen hak davete uyup sirkten kurtulmuslardi. Iste Bilâl b. Rebah (r.a.) Islâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.

Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl’in müslüman oldugunu anladiktan sonra, onu Islâm’dan çevirmek için yapmadigi eziyet ve iskence kalmamisti. Ümeyye, öglen vakti günesinin bir yanardag kesildigi anda, Bilâl’i alir, kizgin kumlarin üzerine yatirir, sirtina kocaman bir tas koyar ve söyle derdi: “Muhammed’e küfret; Lat ve Uzza’ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksin.”

Bilâl’in kizgin kumlar üzerinde sirti yanar, gögsü yanar, nefesi tikanir, bu müthis iskence altinda saatlerce kivranirdi. Fakat dudaklarinda daima su sözler dökülürdü: “Allahu Ahad, Allahu Ahad”, Onun bu durumu, müsrikleri bile hayrete düsürürdü (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 232).

O, geçim için, makam ve mevki için baska ilâhlara siginmazdi. O biliyordu ki hüküm Allah’a aittir, rizik Allah’a aittir. Öldürmek ve yasatmak Allah’in elindedir. Geçici dünyanin çikarlari için put ve tagutlari tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de Allah’a ayirmak iman için yeterli degildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin Allah’a ait oldugunu rizik verenin yalniz Allah oldugunu, Allah’i bütün sifatlariyla taniyip ona göre iman etmedikçe ve bu ugurda gelecek sIkinti ve ezalara katlanmadikça imanda kemâle ulasmanin mümkün olmadigini biliyordu. Bilâl, rizik ve ölüm korkusu tasimiyordu. Yalniz Allah’tan korkuyor ve yalniz ondan ümid ediyordu.

Iskence altinda kivranan Bilâl (r.a.)’a rastgelen Varaka b. Nevfel,

“Vallahi ey Bilâl, Allah birdir, Allah birdir. ” der, sonra da müsriklere dönerek: “Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek aliriz.” derdi (Ibnü’l-Esir, el-Kâmil Fi’t-Târih, II, 66).

Bilâl’in efendileri olan Mekkeli müsrikler onu, çoluk çocugun oyuncagi yapmislardi, ona iskence edenlerden biri de Ebu Cehil’di. Ama Bilâl’e yapilan iskenceler sirasinda gösterdigi sabir ve tahammül hepsini saskina çevirirdi. Nasil oluyor da bu derece agir iskencelere katlanabiliyordu.

Ümeyye b. Halef’in Bilâl’e yaptigi iskencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu iskenceden vazgeçmesini söylemis o da; “Onun ahlâkini bozan sensin, onu bizden uzaklastiran senden baskasi degildir” demisti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Siddik (r.a.) ona su cevabi vermisti: “Benim yanimda senin su kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. Istersen onu al ve bunu bana ver.” Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldi ve Hz. Bilâl’i Hz. Ebû Bekir’e verdi. Baska bir rivayette Hz. Ebu Bekr’in onu yedi ukiyeye satin alip azat ettigi kaydedilir. (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 232).

Bilâl’i Resulullah’in yanina götürüp azat etmis ve Bilâl iskenceden kurtulmustu. Elbette bu Allah’in bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir’e bu sebeple borçlu degildir. Iki mümin de görevlerini yapmislar. Allah da onlara ecrini vermistir. Hz. Ömer söyle der:

“Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl’i azad etti. “(Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l- Gabe, I, 209).

Bilâl daha sonra diger ashab ile birlikte Medine’ye hicret etti. Orada Sa’d b. Hayseme’ye mIsafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasinda kardeslik olusturulunca Bilâl’e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has’amî kardes ilân edildiler. Bu kardeslik köklü bir sekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Sam’da bulundugu sirada maas olarak divandan ona ayrilan hissesinden kardesine de bir hisse veriyordu. (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 234).

Bilâl, Resulullah (s.a.s.)’in müezzini olarak taninmaktadir. Ve sik sik ezani Bilâl’e okuttururdu. Hatta sabah ezanindaki ” ” (Namaz uykudan hayirlidir) ibaresini Bilâl ezana eklemis Resulullah “Bilâl, bu ne güzel söz!” diye onu tasvip etmisti. (Avnu’l-Ma’bud, Serh Ebû Dâvud, III,185; Ibn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah’in bütün gazalarina katildi. Bedir gazasinda Hz. Bilâl, Mekke’de kendisine her türlü eza ve iskenceyi reva gören Ümeyye’yi görmüs ve söyle bagirmisti: “Iste küfrün basi!..” Bunun üzerine dikkatleri ona çevrIlmis ve müslümanlar derhal onun ve oglunun etrafini sararak Ikisini de öldürmüslerdi. Resul-u Ekrem Mekke’nin fethi ardindan Kâbe’ye girerken has müezzini Hz. Bilâl’i yanlarinda bulundurmuslardi. Ibn Ömer, bu vakayi söyle nakleder ve der ki:

“Resul-u Ekrem, Mekke’nin fethi gününde, Mekke’nin yüksek tarafindan bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarindaydilar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldilar, sonra çiktilar. Arkasinda müminler içeri girmek için birbiriyle yaris etti. ilk giren bendim. Bilâl, kapinin arkasindaydi. Bilâl’e Resulullah’in nerede namaz kildiklarini sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl’e, Allah Resulunun kaç rekat namaz kildiklarini sormayi unuttum.” (Buhârî, Megâzî, 49).

Resulullah, Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortaligi tevhîd nameleriyle costurmustu. (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem’in vefati üzerine, ona karsi büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine’de kalmaya dayanamayip, ayrIlmak zorunda kaldi. Hz. Ebu Bekir, Bilâl’e yaninda kalmasi için israr ettigi halde, Hz. Bilâl ona söyle demisti: “Eger sen beni Allah için azat ettinse birak Istedigim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yaninda alikoy!” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir söyle demisti: “Istedigin yere git!…” Resulullah’in vefatindan sonra cihadi, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Sam’a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye’de meydana gelen gazalara katildi (Ibn Sa’d, Tabakat III,238).

Hz. Ebû Bekir’in vefatindan sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katildi. Hz. Ömer, hicrî onaltinci yilda Suriye ve Filistin’e gittigi zaman, Bilâl onu karsilamaya çikarak Câbiye’ye gelmisti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs’e giderek, bu kutsal sehrin teslimi sirasinda bulunmus ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs’e girmisti. Hz. Ömer, burada, Resulullah’in vefatindan beri ezan okumayan Bilâl’den ezan okumasini rica etmis, Hz. Bilâl de halifenin israrina dayanamayarak ezan okumustu. Bilâl Tevhîd’in bu üstün yani olan ezani okumaya baslar baslamaz, Hz. Ömer ve diger ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatirlayarak, gözlerinin önüne, geçmis günleri getirip hüngür hüngür aglamaya basladilar. Bilâl’in ezanini dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmislerdi. Kudüs’ü teslim alma sirasinda Hz. Ömer’den baska Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabin ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in irtihâlinden sonra Suriye’ye giden Bilâl,

“Havlan” kasabasina yerlesti. O burada huzur içinde yasiyordu. Hz. Bilâl, Suriye’de bir müddet kaldiktan sonra bir gece rüyasinda Hz. Peygamber (s.a.s.)’i gördü. Resulullah ona, söyle demisti: “Beni ziyaret etmeyecek misin?” Hz. Bilâl, uyanir uyanmaz, hazirligini tamamlayip Medine yolunu tuttu. Medine’ye gece ulasti. Oraya varinca Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem’le birlikte geçirdigi günlerin hatirasini düsünerek agladi. Bu sirada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl’i görmüs, fecir vaktinde ondan ezan okumasini rica et mislerdi. Bilâl, (r.a.) onlarin arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid’inde ezan okumustu. Bilâl’in sesini duyan Medineliler, Israfil suruyla uyandir Ilmis gibi yerlerinden firlamis ve ezani dinlemeye baslamislardi. Birinci sehadetten sonra Resulullah’in risâletini ikrar eden sehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber’in kabrinden kalktigini tasavvur ederek evlerinden dIsari firlamislardi. Bu sabah, bütün Medine’ye, rIsalet devrini bütün canliligi ile yasatan, herkesin hIsleri ni costuran, bütün müslümanlarin Resul-u Ekrem’e karsi duyduklari sevgiyi canlandiran Bilâl’in sesi idi.

Hz. Bilâl, hicretin yirminci yilinda altmis yaslarinda iken vefat etti. Dimask’in Bâbü’s-Sagîr tarafina defnolundu. (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 238; Ibnü’l-Esir, Üsdü’l-Gabe, I, 209).

Hz. Bilâl (r.a.), vefati yaklasinca, ölümün izdirabini, sevgililerine kavusmasindaki zevk ile mezcetmis; ömrünün son anlarinda onun hastaligini gören zevcesi, teessüründen “ah ne aci” dedikçe, Bilâl: “Oh! ne tatli!.” diyor ve ekliyordu: “Yarin sevgililerle, Muhammed ve arkadaslariyla bulusacagim.” diyordu.

Bilâl-i Habesî, Islâm’in ahlâkiyla ahlâklanmis, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl’in, ilk müslümanlardan oldugunu ve Islâm akîdesi ugrunda en büyük çileyi çekenlerden oldugunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem’e hizmetle geçirdi. O, Resulullah’in meclIsleri nde daima hazir bulunurdu. Her namazda, her durum ve Iste Resulullah’dan ayrIlmazdi. Hz. Peygamber’in hazinedarligini, Bilâl yapardi. Çarsi ve pazardan alinacak her seyi o tedarik eder, icabinda ödünç para alir, Resulullah’in evinin ihtiyaçlarini saglar, sonra da müsait zamanlarda o borçlari öderdi.

Hz. Bilâl’in dogruluk ve ahlâki, Islâm’a bagliligi bütün çagdaslari tarafindan ayni derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artik o, siyahî bir köle degil, ashab’in ileri gelenlerinden ve Islâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.

Hz. Bilâl, uzun boylu, zayif, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarina dogru saçlarinin çogu beyazlasmisti. (Ibn Sa’d, Tabakat, III, 238-239).

Hz. Bilal Habeşi (R.A.)’nin Peygamber Sevgisi

Bilâl Habeşî Hazretleri, ilk imân eden sahabilerdendi. Müslüman olmadan önce Mekke’de müşriklerin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef’in kölesi idi.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra Hz. Ebu Bekir’in vesileliği ile Müslüman olan Efendimiz’in müezzini Hz. Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhid nameleriyle coşturmuştu.

Peygamberimiz’in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine’de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kalmıştı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl’e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti:

- Eğer sen beni Allah için azat ettinse, bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ona istediği yere gidebileceğini söylemişti. O da Şam dolaylarına gitti.

Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin’e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye’ye gelmişti. Sonra halife ile beraber Kudüs’e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs’e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resûlullah’ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl’den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu.

Hz. Bilâl ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer sahabiler, Resûlullah dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar.

Bilâl’in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi.

BUNCA AYRILIK YETMEDİ Mİ YA BİLÂL?

Hz. Bilâl, bir gece rüyasında Resûlullah Efendimiz’i gördü. Sevgili Peygamberimiz kendisine adeta sitem ettiler; “Bunca ayrılık yetmedi mi, Ya Bilâl? Hala kabrimi ziyaret etmeyecek misin?

Zavallı yüreği, duracak hale geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken, ince, uzun ve garip deveciğiyle; mübarek Medine yollarına düştü. Biricik Efendisi’ne yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara Medine’ye ulaştı.

O’na rastlayanlar, selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki;

- İşte Bilâl, Bilâl Habeşî, işte Hazreti Peygamberin müezzini. O’nun gibi ezan okuyan, bu dünyaya gelmemiştir.

Fakat o, hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs, onu kendisine çekiyordu. Peygamber Efendimiz’in mübarek kabrine doğru ilerledi. Yüce makama erişirken Kur’ân-ı Kerim okudu.

SON DEFA EZAN OKUYORDU

En sonunda sevgilisinin kabrinin yanında bayılarak yıkıldı. Ayıldığı zaman, başucunda, sevgilisinin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin Hazretleri; saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar, kucaklaştılar, ağlaştılar; “Yavrularım! Ne kadar da dedeniz Hz. Resûlullah gibi kokuyorsunuz!” dedi.

Mescid i Nebevi Gunes Hz. Bilal Habeşi (R.A.)nin Peygamber SevgisiHz. Hasan sordu: “Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O’nun hatırı için, bir şey istesek yapar mısın? ” Hz. Bilâl çok şaşırdı; “Bu ne biçim söz? Bu kölenizden ne emredersiniz, yerine getiririm!”. “Senden, bir defa da olsa ezan dinlemek istiyoruz. Ricamız sadece buydu.” dedi.

Ertesi sabah Bilâl Habeşî, son ezanını Mescid-i Nebevî’de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle; “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dediği zaman bütün Medine halkı ayağa kalktı. “Eşhedu en lâ ilâhe illallah! Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hatta yataklarındaki hastalar bile, sokaklara döküldüler. Mescid-i Nebevi’ye koştular. Halk o kadar coştu ki, Peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar. O günden beri dünyada, bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilâl Habeşî Hazretleri de başka ezan okumadı.

Onlar, böylesine Hz. Muhammed aşığı kimselerdi. Onu canlarından öte seviyor, aziz hatırasına sahip çıkıyor, hayatlarının her karesinde onun getirdiği prensipleri yaşıyorlardı. Ya biz!?

Peygamber efendimizin müezzini:
BİLÂL-İ HABEŞÎ

 

Bilâl-i Habeşî hazretleri, ilk îmân edenlerden olup, müşriklere karşı Müslüman olduğunu açıkça bildiren yedi kişiden biridir. Müslüman olmadan önce, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Ümeyye’nin kölesi idi.

O zamanlar, her yerde olduğu gibi, Arabistan’da da korkunç bir câhiliyet vardı. İçki, kumar, zinâ, hırsızlık, zayıfları ezme, zulüm ve ahlâksızlık nâmına ne varsa hepsi yapılıyordu.

Güçlü kimseler, zayıf kimseleri köle olarak kullanıyorlardı. İşte bu kölelerden birisi de, Bilâl-i Habeşî idi. Fakat bunun diğerlerinden farklı bir hâli vardı. Son derece mert ve dürüst idi. Bunun için Ümeyye, bunu kervanının başını koyar, mallarını bunun vâsıtasıyla uzak yerlere gönderirdi.

Bilâl-i Habeşî hazretlerinin diğer bir özelliği de, sesinin çok güzel olmasıydı. Bunun için düğün ve şenliklerde aranan bir kimseydi.

Hür insan gibi yaşardı

Ticâret için uzun yol giden kervan yorgunluktan yürüyemez hâle gelince, bunun na’meleri ile canlanır, develer bile bunun güzel sesini işitince, coşup çatlarcasına yol alırlardı. Onun bu özelliklerini bilen sâhibi Ümeyye, ona diğer kölelerden ayrı muâmele yapardı. Sanki köle değil hür bir insan gibi yaşardı.

Bilâl-i Habeşî yine birgün, bir kervanla Şam’a gitmişti. Bu kervanda, Hz. Ebû Bekir de vardı. İkisi arasındaki dostluk bu yolculukta meydana gelmişti. Bu sırada Mekkelilerin tek gelir kaynağı ticâretti.

İslâm güneşinin doğmasına ve âlemi aydınlatmasına çok az bir zaman varken, işte bu yolculuk yapılmıştı. Hz. Ebû Bekir bu yolculukta gördüğü bir rü’yâ sebebiyle sefer dönüşü îmân nûru ile şereflenmişti.

Bir gece yarısı Bilâl-i Habeşî hazretlerinin kapısı çalındı. Uyandığında, kapıdan fısıldayan bir ses duydu:

- Bilâl! Bilâl!

“Gecenin bu saatinde bu ses nedir” diye düşünürken, aynı ses tekrar etti:

- Bilâl! Bilâl!

Karanlıkta korkuyla sesin geldiği tarafa yöneldi. Sesin geldiği tarafa yaklaşıp sordu:

- Sen kimsin?

- Ben Ebû Bekir.

- Gecenin bu saatinde ne istiyorsun? Söyliyeceklerini sabah söyliyemez miydin? Acelen nedir?

- Sabahı beklemeden, sâhibin duymadan söylemem lâzımdı, onun için geldim.

- Beni meraklandırdın! Söyliyeceğini hemen söyle!

- Yâ Bilâl! Bu ümmetin peygamberi geldi.

- Kimdir?

- Ebü’l-Kâsım.

- Peki peygamber olduğunu nasıl anladın?

Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir şöyle cevap verdi:

- Şam yolculuğunda gördüğüm rü’yâyı anlattıktan sonra kendisine, “Yâ Ebe’l Kâsım, sen Allahın Resûlü olduğunu söylüyor, îmâna da’vet ediyormuşsun, öyle mi?” diye sordum. O da, (Evet yâ Ebâ Bekir! Rabbim insanlara müjdeleyici ve korkutucu olarak, Hazret-i İbrâhim’i gönderdiği gibi beni de bütün insanlara peygamber olarak gönderdi) dedi. Ben de, “Sen bugüne kadar yalan söylemedin. İnanıyorum ki sen Allahın Resûlüsün” deyip huzûrunda Müslüman oldum. Senin de Müslüman olmanı, ebedî saâdete kavuşmanı istiyorum,

Hz. Ebû Bekir’in bu cevâbı üzerine, onu yakînen tanıyan, samîmiyetinden hiç şüphesi olmıyan Bilâl-i Habeşî hazretleri, Kelime-i şehâdeti getirip Müslüman oldu.

Bilâl-i Habeşî, Müslüman olduktan sonra hayâtında bambaşka bir safha başladı. Artık o, hak ile bâtıl arasında vukû bulmak üzere olan çetin bir mücâdelenin azimli bir kahramanı, yalnız bir mücâhidi olmuştu.

Zâlim Ümeyye; O’nun Müslüman olduğunu anladığı zaman, daha da hâinleşti.

Çâresiz kölesini sırtüstü veya yüzükoyun, kızgın çöllere yatırırdı. Sonra da çıplak vücuduna, kocaman kaya parçaları koyar ve Peygamber efendimizi inkâr etmesini emrederdi.

Taş yürekliler

Ama o Habeşli Mü’min, alnındaki boncuk boncuk terlerle inleyerek seslenirdi:

- Allah birdir, Allah birdir. Muhammed, O’nun elçisidir. Ey topraklar, ey taşlar, ey taş yürekliler! Allah birdir ve O’ndan büyük yoktur.

Bütün bu işkencelerle hıncını alamayan Ümeyye , onu böylece bîtap düşürdükten sonra da, boynuna bir ip takıp çocukların elinde Mekke sokaklarında dolaştırırdı. Müşrikler onunla alay ederlerdi.

Bilâl-i Habeşî garip ve kimsesiz olduğu için, diğer müşriklerden de işkence görürdü. Ona ağır işkence yapanlardan biri de Ebû Cehil’dir. Bilâl-i Habeşî onun ağır işkenceleri karşısında da, “Allah birdir, Allah birdir” diyerek, dînindeki sebâtını gösterirdi.

Ümeyye bin Halef yine bir gün Bilâl-i Habeşî’ye işkence yapmak için dışarı çıkarmıştı. Üzerindeki elbiselerini çıkarıp sadece bir don ile, yakıcı sıcakta kızgın kumlar üzerine yatırıp, üzerine taşlar yığmıştı. Müşrikler toplanıp ağır işkenceler yapıyorlar, “Ya dîninden dönersin veya seni öldüreceğiz” diyorlardı.

Bilâl-i Habeşî bu tahammülü zor işkenceler altında yine, “Allah birdir, Allah birdir” diyor başka bir şey söylemiyordu. Bu sırada sevgili Peygamberimiz oradan geçiyordu. Bilâl-i Habeşî’nin halini görerek üzülerek buyurdu ki:

- Allahü teâlânın ismini söylemek seni kurtarır.

Evine döndükten biraz sonra da Hz. Ebû Bekir yanına geldi. Peygamberimiz, Bilâl-i Habeşî’nin çektiği işkenceyi Hz. Ebû Bekir’e söyleyip, “Çok üzüldüm” buyurdu.

Hz. Ebû Bekir hemen Bilâl-i Habeşî’ye işkence yapılan yere gitti. Müşriklere dedi ki:

- Bilâl’e böyle yapmakla elinize ne geçer? Bunu bana satınız!

Müşrikler cevap verdiler:

- Dünya dolusu altın versen satmayız. Fakat, senin kölen Âmir ile değişiriz.

Bilâl için size verdim

Hz. Ebû Bekir’in kölesi Âmir, onun ticaret işlerini yapardı. Çok para kazanırdı. Yanında şahsî malından başka, on bin altını vardı. Ebû Bekir-i Sıddîk’ın önemli bir yardımcısı olup, her işini yürütürdü. Fakat, kâfir idi. Îmân etmiyordu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

- Âmir’i bütün malı ve paraları ile, Bilâl için size verdim.

Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler çok sevinip, “Ebû Bekir’i aldattık” dediler.

Hz. Ebû Bekir, hemen Bilâl-i Habeşî’nin üzerine koydukları ağır taşları üzerinden alıp, ayağa kaldırdı. Ağır işkenceler sebebiyle çok halsizleşmişti. Elinden tutup doğruca sevgili Peygamberimizin huzuruna getirerek dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Bilâl’i bugün Allah rızâsı için âzâd ettim,

Resûlullah efendimiz çok sevindi. Ebû Bekir-i Sıddîk’a çok duâ buyurdu.

Hürriyetine kavuşan Bilâl-i Habeşî hazretleri, derhal Allahü teâlânın Resûlünün hizmetine koştu. Vefâtlarına kadar da, hizmetlerinden ayrılmadı. İzin verildiği halde, Habeşistan’a gitmedi. Ancak sevgili Peygamberimizle birlikte, Medine’ye hicret (göç) ettiler.

Hicretten sonra Bilâl-i Habeşî hazretleri, birgün Mescid-i Nebî’de iken büyük bir neş’e içinde coşuyor, yerinde duramıyor, oynuyordu. Hz. Ömer bu hâlini görünce sordu:

- Yâ Bilâl, bu hâlin nedir? Burasının mescid olduğunu unuttun mu?

- Benim hâlimde ne var ki? İstersen gidip hâlimi Resûlullaha arz edelim, yanlışım varsa tevbe ederim ve bir daha yapmam.

Ben oynamayım da…

Beraberce Resûlullahın huzûruna gittiler. Hz. Ömer, Peygamber efendimize durumu arz etti:

- Yâ Resûlallah, Bilâl, mescidin huşû’unu bozuyor. Burada neş’elenip coşuyor, oynuyor.

Peygamber efendimiz Hz. Bilâl’e sordu:

- Yâ Bilâl, böyle neş’eli olmanın sebebi nedir?

- Yâ Resûlallah, cenâb-ı Hak bana hidâyet nasip etti. Ben bir köleydim. Mekke’nin ileri gelenlerinden nice kimseler bu saâdete eremediler. Ebedî saâdetten mahrûm kaldılar. Onlara hidâyet nasip olmadı. Ben neş’elenmiyeyim de kim neş’elensin? Ben oynamıyayım da kim oynasın?

- Bilâl’e dokunmayın! Sevinip neş’elensin.

Ezândan rahatsız olan Yahudîler

Hz. Bilâl’in okuduğu ezânı işiten Müslümanlar, ne kadar aşka, şevke geliyorlarsa, Medîne’deki Yahûdîler de o kadar kahroluyorlardı. Ezânı dinlememek için kendilerini zorluyorlar, fakat buna muvaffak olamıyorlardı. İster istemez, durup dinliyorlardı. Dinledikçe de kahroluyorlardı. Bunu engellemek için çâreler aramaya başladılar.

Yahûdînin biri birgün Hz. Bilâl’i sıkıntı içinde görünce dedi ki:

- Yâ Bilâl, ben sana istediğin kadar para vereyim, yeter ki sen sıkıntı çekme.

Maksadı başkaydı. Hz. Bilâl de sıkıntıda olduğu için ondan çokça borç aldı. Yahûdî parayı verirken ilâve etti:

- Eğer bu parayı ödeyemezsen, seni köle olarak alırım.

Aradan bir zaman geçtikten sonra, Yahûdî gelip parasını istedi. Bilâl-i Habeşî hazretleri, özür beyân ederek dedi ki:

- Bana bir ay daha müsâade et, yine ödeyemezsem, beni köle olarak alıp götürürsün.

Son günü geldiği hâlde borcunu ödiyemiyen Hz. Bilâl, çâresiz kalıp, Resûlullahın huzûruna gidip durumu arz etti. Peygamber efendimiz birşey buyurmadı. Ümitsiz bir şekilde evine dönen Hz. Bilâl o gece uyuyamadı.

Artık ezân okuyamıyacağım

Kendi kendine, “Artık bundan sonra ezân okuyamıyacağım” diye derin derin düşünüyordu. Bu düşünceler içinde kendinden geçmiş hâldeyken kapı çalındı. Gelen kimse seslendi:

- Resûlullah seni çağırıyor, acele gel!

Hemen kendini toparlayıp, huzûra koştu. Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Bilâl ticaretten dönen bir kervan var. Kervana git, onların arasında üzerindeki yükleriyle beraber bana hediye edilmiş olan üç deve var, onları al senin olsun! Borcunu öde!

Hz. Bilâl emredileni hemen yaptı. Rahat ve huzûr içinde, gidip sabah ezânını okudu. Namazdan sonra, mescidin kenarında onu köle olarak alıp götürmek için bekliyen Yahûdîyi gördü. Namazdan çıkınca, yüksek sesle konuştu:

- Bende alacağı olan kimseler gelsin, borcumu ödeyeceğim!

Bunun üzerine Yahûdînin bütün hayâlleri yıkıldı. Perişan oldu. Parasını aldığı gibi oradan uzaklaştı.

Bilâl-i Habeşî hazretleri, Peygamber efendimizin vefâtından sonra, ayrılık acısına dayanamaz hâle geldi. Resûlullaha olan muhabbetiyle, yanıp tutuşuyor, devamlı gözyaşı döküyordu.

Medîne’de kaldığı müddetçe bu acının daha da artacağını biliyordu. Çünkü, gördüğü her şey Resûlullahı hatırlatıyor, kendini tutamayıp ağlıyordu. Bu sebeple Şam’a gitmeye karar verdi. Hz. Ebû Bekir’den izin aldı. Medîne’den, ayrılıp Şam’a yerleşti. Hz. Ömer’in hilâfetine kadar orada kaldı. Hz. Ömer ordusuyla Şam’a gelince, onlara katılıp orduyla beraber Kudüs’e gitti.

Ayrılık yetmedi mi?

Bir gece Rü’yâsında Resûlullah efendimizi gördü. Sevgili Peygamberimiz kendisine sitem ettiler:

- Bunca ayrılık yetmedi mi, yâ Bilâl? Hâlâ Kabrimi, ziyâret etmiyecek misin?

Zavallı yüreği, duracak hâle geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken, ince, uzun ve garip deveciğiyle; mübârek Medîne yollarına düştü. Biricik Efendisine yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara, Medîne’ye ulaştı…

O’na rastlıyanlar, selâm veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki:

- İşte Bilâl, Bilâl-i Habeşî hazretleri. Peygamberin Müezzini. O’nun gibi ezân okuyan, bu dünyaya gelmemiştir.

Fakat O, hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs, onu kendisine çekiyordu. Peygamber efendimizin mübârek kabirlerine doğru ilerledi. Yüce mâkâma erişirken; Kur’ân-ı kerîm okudu, okudu, okudu… En sonunda, sevgilisinin kabrine kapaklandı, bayıldı.

Katmerli gül kokularıyla ayıldığı zaman, başucunda, sevgilisinin sevgililerini görmez mi? Peygamber efendimizin torunları, Hasan ve Hüseyin hazretleri; saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar, kucaklaştılar.

- Ah yavrularım! Ne kadar da Dedeniz gibi kokuyorsunuz! diye inledi.

Sonra biraz toparlandı:

- Babanız (Hz. Ali) nasıl?

- Babamız seni görmek diler, dediler.

Sonra Hz. Hasan sordu:

- Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O’nun hatırı için, bir şey istesek yapar mısın?

Hz. Bilâl çok şaşırdı:

- Bu ne biçim söz! Bu kölenizden ne emredersiniz de, yerine getirmem!

- Bin defa estagfirullah! Fakat bütün Medîneliler gibi, biz de senden, bir defa da olsa ezân dinlemek istiyoruz. Ricâmız sadece buydu.

- Anam, babam sizlere fedâ olsun! Başım, gözüm üstüne!

Medîneliler ayağa kalktı

Ertesi sabah Bilâl-i Habeşî, son Ezânını Mescid-i Nebevî’de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle:

“Allahü ekber! Allahü ekber!” dediği zaman; bütün Medîne halkı ayağa kalktı.

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah!” ve “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!” deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hattâ yataklarındaki hastalar bile, sokaklara fırladılar. Sanki, Peygamber efendimiz yaşıyor zannettiler.

O günden beri dünyada, bir daha öyle ezân okunmadı. Bilâl-i Habeşî hazretleri de başka ezân okumadı. 641 senesinde Şam’da vefât etti.

 

Arama
Arşiv