HAZRETİ SALİH’İN DEVESİ

Birinci Ad kavmi helak olduktan sonra, onların geri kalanları Vâdi”l Kura ve Şam taraflarını imar ederek hâlâ eserleri bakî olan bir takım eski menziller meydana getirdiler. Büyük binaları barındıran şehirleri, kasabaları ve dağ zirvelerinde oyulmuş san”at eseri mağaraları vardı. Bunların merkezi olan Hıcr şehrinin bakiyesi olarak bir köy vardır ki, Semûd medeniyetinin eserleri Hıcr”in etrafındadır. Birinci Âdın bakiyesi olan bu Semûd kavmi müşrik ve putperest idiler. Allahü Teâlâ kendilerine tevhid akidesini öğretmek üzere içlerinden biri olan kan kardeşleri Salih Aleyhîsselâm”ı peygamber olarak gönderdi. Salih Aleyhisselâm Semûd kavminin orta halli bir ailesine mensuptu. Ancak soy bakımından en itibarlı bir aile idi. Hazreti Salih kavmini hakka davete başlayarak şu nasihatlerde bulundu:

 

— Ey kavmim! Siz burada müşrik olduğunuz halde Ölümden, âfetten emin olarak bırakılır mısınız? Bu bahçeler, bostanlar, pınarlar, ırmaklar, ekinler, meyvesi hoş hurma ağaçları içinde kalır mısınız? Bir de ince san”atla dağlardan hayrete değer evler yontuyorsunuz. Bunların içerisinde şirk üzere ebedî kalır mısınız? Şu halde Allah”dan korkunuz ve onun Resulü olan bana itaat ediniz!. Ve yeryüzünü fesada verip İslahına çalışmayan şu müşriklerin sözlerine kapılmayınız! Fakat Semûd kavmi Salih Aleyhisselâm”ın bu dâvetine isyan ettiler ve: — Muhakkak sen sihre tutulmuş, çıldırmış kimselerden birisin! Sen de şüphesiz bizim gibi yiyip içen bir kişisin. Eğer sen doğru Peygamberlerden isen, doğruluğuna delîl olacak bir delîl getir! dediler. Hazreti Salih onlara — Ey kavmim, Allah”a kulluk ediniz! O Allah ki, sizin için O”ndan başka ibâdet edecek hiç bir ilâh yoktur. Bunun Rabbiniz tarafından muhakkak bir delili gelmiştir ki, o, sizin için bir delîl olarak Allah”ın gönderdiği şu dişi devesidir. Onu kendi haline bırakınız!. Varsın Allah”ın toprağında Hıcr vadisi otlarından yesin!. Sakın ona bir fenalıkta bulunmayınız!. Sonra sizi çok elemli bir azab yakalar. Şunu da hatırlayınız kî, Allah sizi, Ad kavmini helak ettikten, sonra onlara halef kıldı. Ve sizi bu toprakta yerleştirdi. Düz ovalarında yazlık köşkler ediniyorsunuz. Dağlıklarında da kışlık evler yontuyorsunuz. Artık Allah”ın nimetlerini hatırlayınız da O”na iman ediniz! Ve yeryüzünde fesadçı bir zümre halinde gezmeyiniz!. İşte şu bir deve peygamberliğimin doğruluğuna bir delildir. Bu kuyunun suyunu nöbetle muayyen bir gün devenin içmek hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizin içmek hakkınız vardır. Sakın bu deveye fenalık dokundurmayınız, bunu kesmeyiniz!. Sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar! dedi. Salih Aleyhisselâm”ın kavminden îmân etmeyi kibirlerine yediremiyen eşraf güruhu, etbâlarından îmân eden fukara zümresine, onlarla alay ederek: — Siz Salih”in hakikaten Rabbi tarafından bize ve size gönderilmiş bir Peygamber olduğuna inanıyor musunuz? dediler. Fakirler ve zayıflar takımı da onlara: — Biz Allahü Teâlâ”nın Salih Aleyhisselâm”a gönderdiği dîne inanmış kişileriz! diye cevap verdiler. Kibirlenip de îmân etmeyen güruh ise: — Sizin iman ettiğiniz o dîni biz inkâr ediyoruz! dediler ve Allah”ın mu”cizesi olan dişi deveyi boğazladılar ve Allah”ın emrini kabul etmekten kaçındılar. . Salih Aleyhisselâm”a da: — Ey Salih, eğer sen hakikaten Peygamberlerden isen bizi korkutup durduğun azabı getir de görelim! dediler. Bunun üzerine onları bir zelzele, yeryüzünü sarsan şiddetli bir sayha yakaladı da onlar evlerinde çöke kalarak sabaha erdiler. Salih Aleyhisselâm ise onlardan döndü ve dönmeden önce de kendilerine: — Ey kavmim, ben size Rabbimin emirlerini, nehiylerini tebliğ ettim, size güzel öğüt de verdim, Ancak siz hayrınız için çalışanları sevmezsiniz! dedi. Semûd kavminin merkezi olan Hıcr şehrinde dokuz kişilik bir şerli çete vardı. Bunlar Semûd”un mütegallibe takımı idiler. Semûd diyarını İslah değil, ifsâd ediyorlardı. Devenin nöbet günü kuyunun suyunu içip kurutmasına, hayvanların susuz kalmasına canları sıkılarak bu çete ferdleri, Allah adına and içerek aralarında sözleştiler ki, muhakkak Salih Aleyhisselâm”a ve ona îman edenlere bir gece baskını yapalım, öldürelim. Sonra onun vârislerine: — Biz Salih”in ve ehlinin öldürüldüğünü görmedik! diye yemin edelim. Artık sözümüz sözdür, sözümüzde sadık kimseleriz! dediler. Onlar böyle bir hile tuzağı kurdular. Halbuki Hazreti Allah da onlara bir ceza ve helak hazırlamıştı ki, onlar hâlâ anlamıyorlardı. Sonunda müşrikler deveyi boğazladılar, sonra da öldürdüklerine pişman oldular. Bu hadiseden üç gün sonra bir sabah vakti azâb sayhası kendilerini yakaladı da, onlara oydukları sağlam binalar, o kadar servetleri hiç bir fayda vermedi.. imansızların hepsi toptan helak oldu. Yontulmuş evleri yaptıkları zulümler yüzünden bom – boş kaldı. Şüphesiz bu hadisede anlamak ve bilmek kaabiliyeti olan bir kavim için büyük ibret vardır. İman edenler topluluğu ise bu badireden selâmete çıkarıldı. Çünkü onlar şirkten uzaklaşmışlardı. Salih Aleyhisselâm ile birlikte kurtulan mü”minler dört bin kişi idi. Hazreti Salih bu azabın vaki olmasından önce ümmetiyle beraber Semûd kavminin arasından çıkarak Şam tarafına gelmiş, Remle kasabasında kalmıştır. Hazreti Salih kavmi ile yirmi sene yaşadıktan sonra yüz elli sekiz yaşında iken Hadramut”da vefat etmiştir. Hazreti Salih”in yukarda geçtiği gibi, mucize olarak bu dişi deveyi ortaya koyması, Semûd kavminin kıymetli malının deve olmasındandır. Devenin icazkar hali de dolu bir kuyunun suyunu bir defada içmesidir. Bu mübarek hayvan dağlarda otlar, su nöbeti kendisinin olduğu gün gelir, başını kuyuya sokarak bir defada kuyunun suyunu tamamen içermiş. Ertesi gün de Semûd kavmi kuyudan su alır, hayvanlarını su-larlarmış. Resûlüllah aleyhisselâm Tebük harbinde Semûd”un helak olduğu yerde konakladığı zaman sahabîlerine, buranın kuyusundan su içmemelerini ve buradan su almamalarını ilân etti. Ashâb «Ey Allah”ın Resûlü, biz bu kuyunun suyundan alıp hamur yoğurduk, su kaplarımızı da doldurduk» deyince, Peygamber aleyhisselâm «öyle ise hamuru atın, o aldığınız suyuna dökün!» buyurdular. (”râf, Hıcr, Nemi ve Şuarâ Sûreleri)

Hz. HÜD Ve ÂD KAVMİ

Güney Arabistan”ın Hadramut civarında, bulundukları yere kumsal ve engebeli yüksek arazi mânâsında «Ahkâf» adı verilen Ad kavmi isminde bir millet yaşıyordu. Bu kavm maddî”, bakımdan hayli ilerlemiş, zengin olmuş ve ihtişamlı binalar içerisinde hayat sürüyorlardı. Kuvvetleri de hayli çoğaldığından etraflarındaki kavimlere de galebe çıkmışlar ve zor kullanarak beldelerini genişletmişlerdi. Fakat bu maddî ilerleme ve genişlemenin yanında Allahü Teâlâ”ya ve emirlerine olan bağlılıkları kopmuş ve iyice azgınlaşarak putlara tapar hale gelmişlerdi. Hz. Nuh tufanıyla sâkinleşen halk yine yoldan çıkmış, yolunu şaşırmıştı.

 

Allahü Teâlâ, bu şaşırmış kavmi, hak yola davet etmek üzere içlerinden biri ve soyca kardeşleri olan Hûd aleyhisselâmı, onlara peygamber olarak gönderdi. Hz. Hûd”un nesebi hakkında iki rivayet vardır ki: Birincisi; Hûd ibni Abdillah ibni Rebah İbni”lhulûd Ibnü”avs Ibni İrem Ibni Sam Ibni Nuh aleyhisselâmdır. ikincisi de, Hûd Ibni Salih ibni Erfahd ibni Sam Ibni Nuh ibni Ammi Ebi Ad”dır. Yani Nuh aleyhisselâm Ad”ın babasının amcasının oğlu imiş. Hz. Hûd kavmine, kendisinin Allah tarafından onlara gönderilen emîn bir Peygamber olduğunu bildirerek Allah”ın emirlerini tebliğ etmeye başladı: — «Ey kavmim! Gelin Allah”dan korkun ve O”na kulluk edin, sizin O”ndan başka bir ilâhınız daha yok. Siz sade O”na iftira ediyorsunuz da ilâh diye başkalarına tapıyorsunuz. — «Ey benim kavmim, buna karşılık ben sizden bir ecîr istemiyorum, hâlis muhis karşılıksız bir nasihattir bu. Benim ecrim ancak beni yaradana aiddir. Vereceğini O verecektir. Artık siz akıllanmayacak mısınız? Hâlâ siz O”nun azabından sakınmayacak mısınız? Aklınızla düşünüp böyle halisane bir şekilde söylenen ve sizin menfaatinizle alâkalı bu hak nasihati tutarak iftiradan, başkalarına tapmaktan vazgeçmez misiniz? — «Ey benim kavmim, rabbınızdan mağfiret dileyiniz, O”na karşı günahkâr olduğunuzu itiraf edip istiğfarda bulununuz, sonra O”na tevbe ile şirk ve isyandan pişmanlık duyarak imân ve doğrulukla müracat ve kulluk ediniz ki, üzerinize bol bol Semânın feyzini göndersin; kuraklık çektirmesin, hayatînizi kuru maddelerin tazyikinden kurtarıp yükseltsin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Malûm olan cismâni kuvvetinize henüz tanımadığınız manevî-bir kuvvet katlayarak artırsın. Gelin mücrim mücrim, günahlarınıza İsrar ederek bu güzel nasihatleri dinlemezlik etmeyin, yüz çevirip gitmeyin. — «Siz her tepeye bir alâmet, köşk bina ederek eğleniyor, oynuyorsunuz. Dünyada ebedî kalacakmışsınız gibi, bîr takım saraylar ve havuzlar da ediniyorsunuz. Hem ceza için yakaladığınız vakit, merhametsizce, zorbaca yakalıyorsunuz; dövüyor, öldürüyorsunuz. Artık Allah”dan korkun ve bana itaat edin. Size bildiğiniz şeyleri verenden sakinın; size davarlar ve oğullar verenden, bağlar ve pınarlar ihsan edenden… — «Doğrusu Ben, size gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.» Hûd aleyhisselâmın bu daveti karşısında, Allahü Teâlâ”nın dünya hayatında kendilerine refah verdiği halde, küfre dalıp âhiretteki hesapla karşılaşmayı yalanlayan bu Ad kavminin ileri gelen kodaman bir güruhu isyan ederek ona ve onu dinleyenlere şöyle dediler: — «Eğer Rabbımız dileseydi, muhakkak bize Melâike gönderirdi. Siz —geçmiş Peygamberleri de kastederek— ise bizim gibi insanlarsınız. Onuıt için biz sizinle gönderilen şeylere inanmayız. Bu da başka değil, ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor. Bu bir peygamber olamaz. Şayet kendiniz gibi bir insana itaat edecek olursanız, muhakkak ki o halde siz aldanmış olursunuz. — «O, siz cidden öldüğünüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğunuz zaman, muhakkak çıkartılacaksınız, dirileceksiniz diye mi va”dediyor? Heyhat heyhat, ne uzak vaad!.. Hayat, ancak bizim bu Dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. Kimimiz bir taraftan ölür, kimimiz de yeni doğar hayata geliriz, bu böyle gider. Biz öldükten sonra diriltilmeyeceğiz. O halde bu alçak hayata sarılalım, keyfimize bakalım. — «Ancak o, öyle bir adam ki, Allah”a karşı bir yalan uydurdu. Biz ona inanacak değiliz.» Görülüyor ki, zamanımız kâfirlerinin ve hususiyle münevverlik taslayan modern zındıkların, dine karşı söyledikleri sözler de en eski kâfirlerin bu sözlerine irticadan başka bir şey değildir. Eski kâfirlerin küfürleriyle beraber Ahiret hesabını yalanlayıp Dünya hayatında refah sürerek şımarıklık göstermeleri gibi vasıflar, bugünkü kâfirlerin de vasıflarını teşkil ettiği gibi, söyledikleri sözler de tamamıyla şimdiki kâfirlerin her zaman- tekrarladıkları sözlerdir. Bunlar da beşerî peygamberliği kabul etmemekle beraber Peygamberi alelade bir insan seviyesinde göstermek için insanlığı yiyip içtiği şeylerle mukayese ediyor ve insanlık cemiyetini kökünden yıkacak olan: «Sizin gibi bir insana itaat ederseniz aldanırsınız» propagandasını ileri sürüyorlar. Hatırlatmaya hacet yok ki, beşerin beşere itaatini kayıtsız şartsız, inkâr eden bu söz, haricîlik ve anarşistlik davasıdır. Bir reisin başkanlığı altında toplanmayan bir insan topluluğu yoktur. Cumhuriyetler bile bir reisin başkanlığı altında birleşmek ihtiyacındadır. Fakat kendi Dünya hayatlarından ilerisini hiç hesaba almak istemeyen ihtilâlci kâfirler, kendi garaz-ve menfaatlerini elde etmek için hürriyet dâvası altında itaat prensiplerini yıkarak milletlerin içtimaî nizamlarını tahrip etmekten zevk alırlar. Bunun gibi Dünya hayatı refahıyla şımarmış ve Ahiret hesabının yalan olduğu safsatasını diline dolamış olan o kâfirler de, Allahü Teâlâ”nın emriyle Peygambere \itaat hissini kırmak için beşerin beşere meşru olan itaat esasını, bir esaret ve aldanış mânâsında göstererek kökünden baltalamaya çalışıyorlardı. Milletin devamına darbe olan bu büyük cinayetin uhrevî mes”uliyeti bahis mevzuu olduğu zaman da «öldükten sonra dirilmek yok, hayat dünya hayatıdır» diyorlar ve Allah”ın gönderdiği peygamberlerini ise yalancılıkla itham edip hakikatleri örtmeye çalışıyorlardı. Ad kavminin ileri gelen kodaman güruhu Allah”ın resulü Hûd Aleyhisselâm”ın kendilerini hakk”a davetine karşılık isyanlarına devam ederek şöyle söylediler: — «Ey Hûd!.. Sen bize ha vaaz etmişsin, öğüd vermişsin ha öğüd verenlerden olmamışsın, bizce farkı yoktur. Bu bize getirdiğin, eskilerin yalanından başkası değildir. Biz azaba uğratılmayız. Senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terk etmeyiz. Yalnız deriz ki, her halde ilâhlarımızın bazısı seni fenalıkla çarpmış, onlara dil uzattığından dolayı aklına fenalık getirtmiş, seni delirtmiş, her halde biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz ve her halde biz, seni yalancılardan bîri sanıyoruz. Sen bize bir delil de getirmedin, imâna mecbur kılacak bir mucize ile gelmedin.» . Hûd aleyhisselâm onların bu inkâr, inat ve saçmalıklarına karşılık bizzat kendisinin ilâhî bir delil ve mucize olduğunu anlatan şu hakikatlerle cevap verdi: — «Ey benim kavmim! Bende hiç bir çılgınlık yok. Lâkin ben âlemlerin Rabbı olan Allahü Teâlâ tarafından size gönderilen bir elçiyim. Size Rabbımin emirlerini tebliğ ediyorum. Ben sîzin için güvenilir bir nasihat ediciyim. Sizi Allah”ın azabıyla korkutmak için, içinizden bir adam vasıtasıyla, size Rabbınızdan bir ihtar geldiğine inanmıyor da hayret mi ediyorsunuz? Düşünün ki o sizi Nuh kavminden sonra hâlifeler yaptı ve yaratılış bakımından size, onlardan ziyade boy ve güç verdi. O halde Allah”ın nimetlerini unutmayın ki kurtulabilesiniz.» Hûd aleyhisselâm”ın kavminin kâfirleri, bu sözler üzerine şöyle dediler: — «Ya, sen bize yalnız Allah”a ibadet ve itaat etmemiz, bir de babalarımız, atalarımızın tapageldikleri putları terk etmemiz için mi geldin? Haydi getir! O bize vadedîp durduğun azabı başımıza, getir bakalım, eğer sen doğru söyleyicîlerden isen…» Böylece yer yüzünde haksız yere kibirlenmek istediler ve «bizden daha kuvvetli kim var» dediler. Fakat kendilerini yaratmış olan Allahü Teâlâ”nın onlardan daha kuvvetli olduğunu düşünmediler de… Onların bu inkâr ve inatlarına devam etmeleri karşısında Hz. Hûd, Allahü Teâlâ”ya niyaz ederek «Rabbim! beni yalanlamalarına mukabil bana mısret ver» dedi. Allahü Teâlâ da cevaben «Birazdan azabı gördükleri zaman pişman olacaklar.» buyurdu. Hûd aleyhisselâm hakikatleri kabule yanaşmayan kavmine son olarak şöyle dedi: — Azabın inmesine dair ilim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum. Ancak sizi öyle bir kavim görüyorum ki cahillik ediyorsunuz, peygamberlerin vazifesini onların gönderilmesindeki hikmeti, o elcilere uyanların her iki dünyada saadet bulacağı, asîlerin ise felâkete uğrayacağı hakikatini bilmiyorsunuz. Ben Allah”ı şahid tutarım, siz de şahid olunuz ki, O”ndan başka sizin uydurduğunuz ortakların hiç birini ben tanımıyorum. Binaenaleyh hepiniz toplanarak bana istediğiniz tuzağı kurun. Bundan daha açık ne mucize arıyorsunuz? Yalnız bana fenalık getirdiğini iddia ettiğiniz bazısı değil, bütün ortaklarınız, putlarınız, ve siz hepiniz toplanarak bana fenalık yapmak için dilediğiniz plânı kurun, istediğiniz hileyi tertipleyin. Sonra bana mühlet de vermeyin, elinizden geleni erteye koymayın, hemen yapın, hiç bir korkum yok. Ben her halde Allah”a tevekkül ettim, O”nun emir ve muhafazasına dayandım ki, O benim Rabbûn ve sizin de Rab-binizdir. Benim de sahibim, efendim O”dur, sizin de, O”nun irade ve dilemesi olmadan ne sizden, bir şey sadır olabilir, ne de musibet erişebilir. Yer yüzünde hiç bir debelenen yoktur ki, O”nun kudreti ve tasarrufu altında olmasın. Hepsini dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç kımıldatmaz. Şüphesiz ki Rabbım doğru yol üzerindedir. Doğruluğun koruyucusu, doğruların yardımcısıdır. Rızası hak, adalet ve doğruluktadır. «Artık siz yine yüz çevirir, bu açık kat”i hakikatleri dinlemez ve doğru tevhîd yolunu tutmazsanız, ben size gönderildiğim tebliğ vazifemi işte yaptım. Rabbım beni mes”ul tutmaz da sizi helak edip sizin yerinize sizden başka bir kavim getirir, halifeliği onlara verir. Ve siz O”na zerrece bir zarar edemezsiniz. O”nun emrinden yüz çevirmenizin bütün zararı kendinize aid olur. Çünkü Rabbım her şeyin üzerinde koruyucu ve gözetleyicidir. Hiç bir şeyi kaçırmaz ve yaptıklarınız ondan gizli kalmaz. Binaenaleyh ona hiç bir zarar ihtimali olmaksızın cezanızı bulursunuz. Bütün bu nasihatlere rağmen Ad kavmi isyan ve küfürde ısrar etti. Allahü Teâlâ”nın elçisinin sözlerini dinlememekle de azaba müstahak oldular. Vaktâ ki korkutuldukları azabı gökte, vadilerine doğru gelen bir siyah bulut halinde gördüler, dediler ki: — «Bu ufukta behren bir bulut; bize yağmur yağdıracak.» Hûd aleyhisselâm onlara şöyle söyledi: — «Hayır, o, sizin acele istediğiniz şey: Bir rüzgâr ki, onda çok acıklı bir azap vardır, Rabbının emriyle her şeyi helak edecektir, işte üzerinize Rabbınızdan bir azap ve gazap fırtınası indi.. Sizin ve atalarınızın uydurduğu, taktığı kuru isimler hakkında, siz benimle mücadele mi ediyorsunuz? Allah, onlara hiç bir zaman öyle bir saltanat hakkı indirmedi, artık azabın gelişini bekleyin, ben de sizinle beraber ona gözetenlerdenim.» Bir müddet sonra inkârın derinliklerine dalan Ad kavmi, bu bulutun bir yağmur değil, azap fırtınası olduğunu görmüş ancak iş işten geçmişti. Bu, bir «sarsar» rüzgârı, soğuk ve gürültülü bir fırtına idi ki, onlara uğursuz gelen bir günde başladı ve yedi gece sekiz gün devam etti. Azap fırtınası, olduğunu ise tanımaları ilk olarak şöyle olmuştu : Dışarı çıkmış olan yüklerinin ve hayvanlarının birer kuş tüyü gibi Gök ile Yer arasında uçuşmaya başladığını görmüşler, derhal evlerine girmişler ve kapılarını kapamışlar, derken fırtına gelip kapılarını” açmış yedi gece sekiz gün üzerlerine kum seli akıtmış, sonra da-”Allahü Teâlâ”nın emriyle kümü üzerlerinden açmış ve hepsini denize dökmüştü. Yine rivayet edilir ki; içlerinde azabı ilk gören bir kadın olmuştu ve ateş alevi gibi bir rüzgâr görmüştü. Rüzgâr insanları yoluyor, çekip koparıp alıyordu, bundan kurtuluş yoktu. Ad kavmi, iri bedenli oldukları için başları kopup kopup devrildikçe sanki dibinden kopmuş içi kof hurma kütükleri gibi devriliyor, bu fırtına onları sel köpüğü ve süprüntüsü gibi denize döküyordu. Kâfirlerin burunlarından girip arkalarından çıkan, evlerini mallarını yıkıp süpürüp götüren ve her birini bir tarafa atıp parça parça eden bu azap fırtınasının Şubat ayının sonunda «berdül acuz = kocakarı soğukları» denilen günlerde vaki olduğu bildirilmiştir ki, adi geçen tâbir günümüzde de kullanılmaktadır. Allahü Teâlâ”nın gönderdiği peygamberin bildirdiklerine” imân etmeyen ve uğradığı şeyi bırakmayıp mutlak çürütüp kül ediveren «sarsar» rüzgârının savurduğu taşlarla beyinleri parçalanarak helak olan Ad kavminin kâfirleri kökleri kuruyup cezalarını bulurken; Allah”ın elçisine imân eden mutlu zümre ise dünya ve âhiret felahına eriyorlardı. Hûd aleyhisselâm rüzgârı hissettiği zaman kendisinin ve inananların üzerine bir hat çizmiş, bir menbâ civarına, bir mahalle doğru çekilmişti. Kâfirleri kasıp kavuran azap rüzgârı, onlara bir seher tesiri yapıyor ve ancak derileri yumuşatacak, insanlara ferahlık verecek şekilde dokunuyordu. Hz. Hûd ile birlikte gerçek kurtuluşa eren bu mü”minler topluluğunun dört bin kadar olduğu bildirilmiştir. Eğer Ad kavminin kâfirleri de bu mü”minler gibi, Allahü Teâlâ”nın Ayet ve delillerini inkâr etmeyip, Hûd aleyhisselâm”ın tebliğ ettiği şekilde imân ve itaat etselerdi helak olmayacaklardı. Lâkin onu dinlemeyip eğlendikleri için, o istihza ettikleri «Haydi getir bize» dedikleri azap da kendilerini kuşatıverdi. Çünkü bunların isyan ettikleri peygamber Hûd aleyhisselâm ise de, bunun bildirdikleri esas itibariyle evvelki peygamberlerin de bildirdiklerine uygun olduğundan ona isyan etmekle hepsine isyan ettiler ve bütün inatçı zorbaların arkasına düştüler. Böylece kendileri de hem, bu dünyada lanetle takip olundular, hem de Kıyamet gününde. İşte öyle isyankâr bir kavme, Allahü Teâlâ böyle ceza verir. Halbuki Allahü Teâlâ, onlara mal ve kuvvetten ibaret öyle şeyler ihsan etmişti ki, başkalarına o kuvvet ve iktidarı vermemiştir. Hem bu nimeti anlasınlar diye, kendilerine, kulak, gözler ve kalbler vermişti. Fakat onların ne kulağı, ne gözleri ve ne de kalbleri kendilerine bir fayda vermedi. Çünkü Allah”ın Ayetlerini inkâr ediverdi, inkârlarının cezasını görüp Dünya hayatında zillet azabını tattılar. Elbette Ahiret azabı daha zilletlidir. Hem onlar, kurtulamayacaklardır. Bu hâdiseye muhatap olanlar, bugün, gidip dolaşırlarsa; gözlerine çarpacak o harap eserler, kabirler, o azaba uğrayan Ad kavmine aiddir. (A”raf, Hûd, Mü”minün, Şuara, Fussilet, Ahkâf, Zariyat, Kamer ve Hâakka Sûreleri)

HAZRETİ NUH’UN GEMİSİ

Nuh aleyhisselâm, Hazreti îdris”den sonra yer yüzündeki insanlara, kendilerini irşad etmek üzere Allahü Teâlâ”nın gönderdiği büyük bir peygamberdir. Hazreti Nuh”a ait haberler Kur”ân-ı Kerîm”in yirmi sekiz yerinde zikredilmiştir ki, bunlardan birisi müstakil bir sûredir. Allahü Teâlâ, bir hakikat olarak Nuh aleyhisselâmı kavmine bir Peygamber olarak gönderdiği vakit o, kavmine:

 

— Ey kavmim! Allah”a ibadet edin!. O Allah ki, sizin için O”ndan başka kendisine ibadet edecek, kullukta bulunacak hiç bir ilâh yoktur. Emin olunuz ki, Allah”ı tanımadığınız takdirde üzerinize büyük bir günün azabının gelmesinden korkuyorum, dedi. Allah”ın Resulünün bu dâvetine karşılık, kavmin ileri gelenlerinden bir güruh: — Ey Nuh, her halde biz, seni çok açık bir sapıklık içinde görüyoruz, dediler. Hazreti Nuh da kendilerine: — Ey kavmim! Bende bir sapıldık yoktur. Ancak ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Size Rabbimin haberlerini, emirlerini tebliğ ediyorum. Size öğüt veririm ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah”dan ilham olunduğu gibi bildiriyorum. — Ey kavmim! Beni niçin yalanlarsınız? Yoksa içinizden sizi korkunç bir âkibetten korumak, sizin de korunup rahmete erişmeniz için Rabbiniz tarafından bir kimseye vahiy, peygamberlik gelmesine şaşar ve inanmaz mısınız?. Bu sözleri üzerine Nuh aleyhisselâmı yine yalanlamaya devam ettiler ve dediler ki: — Ey Nuh! Biz seni, ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz. Sana uyanları da ilk bakışta en rezillerimiz olan kimselerden ibaret görüyoruz. Sizin bize fazla bir meziyet ve üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Belki biz sizi yalancı sayıyoruz. Nuh aleyhisselâm irşadına devam ederek: — Ey kavmim! Açıkça söyleyin, eğer ben Rabbim tarafından verilmiş bir delili hâiz isem ve bana, Rabbim kendisinden bir rahmet vermişti, size onu görecek göz vermeyip kör olarak bırakmış ise, biz size onu görmek istemediğiniz halde zorla kabul mü ettireceğiz zannediyorsunuz?. Hem ey kavmim, ben bu irşadıma karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim ancak Allahü Teâlâ”ya aiddir. Ve ben, o iman edenleri kovucu da değilim. Elbette onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat sizi de ben, cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum. Hem ey kavmim, ben bunları kovarsam, bana kim yardım edip Allah”tan beni kurtarabilir? Bunu bir defa düşünmez misiniz?. Ben size, ne Allah”ın hazineleri yanımdadır, ne de gaybî bilirim demiyorum. Ben muhakkak meleğim de diyemem. Yine ben, gözlerinizin hor gördüğü o kimseler hakkında «Allah onlara hiç bir hayır vermez» de diyemem. Zira onların vicdanlarındaki îmanı en iyi bilen Allahü Teâlâ”dır. Böyle halde bulunmuş olsam ben, şüphesiz haddini aşanlardan olurum!, dedi. Buna karşılık Nuh aleyhisselâmın kavmi: — Ey Nuh! Sen bize karşı hakikaten husûmette bulundun. Bize husûmetini fazlalaştırdın. Eğer sözünde doğru isen, bizi tehdid ededurduğun azabı hemen bize getir, dediler. Hazreti Nuh: — Onu size, ben değil, dilerse Allahü Teâlâ getirecektir. Siz onu âciz bırakacak değilsiniz. Ben size ne kadar öğüt vermek istedimse de, Allahü Teâlâ sizi helak etmeyi murad etmişse benim nasihatim size hiç fayda vermez, iyi biliniz ki, Allah Rabbinizdir, en sonunda çaresiz ona döneceksiniz!, dedi. Kâfirler: — Ey Nuh! Yoksa o azabı sen mi uydurdun? diyorlardı. Hazreti Nuh da: — Eğer ben uydurdumsa günahı bana aittir. Halbuki ben, sizin yüklemek istediğiniz suçtan her halde uzak bulunuyorum, dedi. Bunıın üzerine Nuh aleyhisselâma Hazreti Allah tarafından vahyolundu ki: —- Kavminden şimdiye kadar îman edenlerden başka hiç birisi îman etmeyecektir. Binaenaleyh işlemekte oldukları fenalıklardan dolayi sen endişelenme de, bizim nezaretimiz altında ve vahyettîğimiz talimat dairesinde gemi yap!. O zulmedenler hakkında şefaatçi de olma! Çünkü o zalimler muhakkak batırılacaklardır. Bu ilâhî emir üzerine Nuh aleyhisselâm gemiyi yapmaya başlamıştı. O bu işle meşgul olurken kavminden her hangi bir imansızlar güruhu yanından geçtikçe, kendisiyle alay ederler, «Hani peygamberim diyordun, işi marangozluğa bozdun» diye eğlenirlerdi. Hazreti Nuh da kendilerine: — Siz benimle eğleniyorsunuz; sizin şimdi eğlendiğiniz gibi biz de ilerde sizinle eğleneceğiz!. Kime perişan eden bir azâb gelecek ve daimî bir azâb kimin başına inecektir, ilerde, görürsünüz! diye cevap verirdi. Nihayet Allahu Teâlâ”nın emri geldi ve gemi hareket edip yer yüzünden su kaynayıp fışkırmaya başladığı zaman Allahu Teâlâ Nuh aleyhisselâma: — Şimdi geminin içine her çift erkek ve dişiden iki tane, bir de aleyhinde hüküm geçmiş bulunan oğlundan başka aileni ve îman edenleri yükle! buyurdu. Bununla beraber Hazreti Nuh”a insanların pek azından başka kısmı îman etmemişti. O zaman Nuh aleyhisselâm gemiye binecek olanlara: — Haydi mecrasında da, mersâsında da, Allah”ın ismini anarak gemiye bininiz! Rabbim muhakkak Gafûr”dur, Rahîm”dir, dedi., Artık gemi, içindekilerle beraber dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. O sırada Hazreti Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna da: — Ey oğulcağızım, gel benimle bin! Kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: — Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım! diye cevap verdi. Hazreti Nuh: — Bugün Allah”ın emrinden koruyacak bir şey, rahmetinden baş-”ka yoktur! dedi ve derhal âsî oğul dalga aralarına giriverdi. Böylece o da boğulanlardan oldu. Tufan tamam olunca Allahü Teâlâ tarafından: — (Yere:) Ey arz suyunu yut!, (Göğe de: ) Ey semâ suyunu kes! emri verildi. Ve su çekildi, emir de yerine getirildi. Gemi de Cûdî dağı üzerine oturdu. O zalim kavme de «uzaklaşın!» denildi. Nuh aleyhisselâm Rabbine nida ederek: — Ey Rabbim! Oğlum tabiî benim âilemdendir. Hiç şüphesiz Senin va”din de haktır. Ve sen hâkimlerin üzerinde isabetle hükmedersin! dedi. Allahü Teâlâ: — Ey Nuh! Kâfir oğlun senin ehlinden değildir. O, salih olmayan kötü iş sahibidir. Binaenaleyh hakikatine ilmin erişmediği şeyi benden isteme!. Ben seni câhillerden olmaktan men”ederim! buyurdu. Nuh aleyhisselâm: — Rabbim! Hakikatini bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım!. Allah”ım! Yoksa sen beni mağfiret etmez ve bana merhamet etmezsen, ben dalâlete düşenlerden olurum! diye niyazda bulundu. Bunun üzerine Allahü Teâlâ tarafından: — Ey Nuh, bizden sana ve mâiyetindekilerden üreyecek bir çok Ümmetlere selâm ve bir çok bereket ile gemiden in!.. Bir çok ümmetleri de ilerde dünyâ malıyla faydalandıracağız da sonra küfürleri sebebiyle onlara tarafımızdan elem verici bir azab dokunacaktır! buyuruldu. Kırk yaşında Allah Elçiliği vazifesini yüklenen Nuh aleyhisselâm, kavmi içerisinde bu mukaddes vazifesini tufan hadisesine kadar tam dokuz yüz elli sene devam ettirdi. (Hûd, Nuh ve A”râf Sûreleri)

KABİL İLE HABİL

Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil”in kurbanının kabul olunduğu Kabil”in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil”in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek:

 

— Ahdim olsun seni öldüreceğim, dedi. Habil de dedi ki: — Allahü Teâlâ ancak takva sahiplerinden kabul buyurur. Binaenaleyh Allah”dan kork, niyyetini düzelt. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb”ı olan Allah”dan her halde korkarım. Ben bu suretle şunu isterim ki, beni günaha sokmayasın da hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk”ın huzuruna Varasin da Cehennem ehlinden olasın. Zira zalimlerin cezası budur. Bu takva, bu salim fikir, bu hayır ve nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine, kurbanı kabul edilmeyen zalim Kabil”in nefsi, kendisine kardeşi Habil”i öldürmeyi arzu ettirdi. Yani vaz geçirmek şöyle dursun öyle bir cinayet güya bur tâat şevkiyle endişesiz yapılabilecek, mâniden uzak, arzusuna uyulur bir şey gibi gösterdi, kolaylık hatta gayret verdi. Bu suretle nefsi, Kabil”e bu cinayeti bir yem gibi önüne gerilmiş pek hoş bir şey gibi gösterip ve bu isyanı icrası lâzım bir tâat gibi kabul ettirince de Kabil kardeşini öldürdü. Ancak, bu cinayeti ile kendisine bir fayda sağlama ihtimali olmadığından başka, dininde de, dünyasında da hüsrana uğradı, zarar ve ziyan içinde kaldı, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırdı, çaresizlikler içerisinde kıvrandı. Sonra Allahü Teâlâ, yerde deşinen bir karga gönderdi. Bu gönderiş ve deşiniş ona kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham alarak: — «Eyvahlar olsun, vay bana, ben şu karga kadar olup da kardeşimin iaşesini gömüp gizlemekten aciz oldum ha!..» Dedi ve bunun üzerine nadimler güruhundan oldu, pişmanlıklar içerisinde kaldı. Bu kıssadaki Kabil ve Habil ismindeki iki kardeşin Adem aleyhisselâmın kendisinin iki oğlu olduğu, ekseri müfessirlerin görüşü olmakla beraber israil oğullarından iki Adem oğlu olduklarını söyleyenler de vardır. Ancak dikkat edilmesi lâzım gelen husus, şahısların tâyini değil, vak”anın hakikatidir. Çünkü Kabil ve Habil kıssası namıyla acaip ve garip bir çok şeyler söylenmiştir. Binaenaleyh hata olmak ihtimalinden kurtulamayacak olan türlü türlü rivayetlerden ve tafsilâttan sakınarak Kur”ân-ı Kerîm”deki beyanın esas alınmasına dikkat çekilmiştir. Nitekim mealen şöyle buyurulmuştur: —«Allahü Teâlâ iki Adem oğlu ile bir mesel darb etti, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın.» (Mâide Sûresi)

Hz. ADEM İLE HAVVA

Allahü Teâlâ, kendi varlığını bilsin, ibâdette bulunsun ve yer yüzünü de imâr etsin diye insan varlığını yaratmayı mürad ettiği zaman, Meleklerine: — «Ben yer yüzünde muhakkak bir halife yapacağım, bir halife tâyin edeceğim ki kendi irademden kudret ve sıfatımdan ona bazı selâhiyetler vereceğim ki, o bana vekâleten mahlûkatım üzerinde bir takım tasarruflara sahip olacak, benim nâmıma hükümler icra edecek, benim vekilim olarak benim emirlerimi, benim kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak yâni vazifeyi icra edecekler bulunacaktır,» buyurdu

 

Melekler bir taraftan bundaki şerefi takdir ettiler, diğer taraftan da yeryüzündeki bir mahlûka böyle yüksek bir irade selâhiyeti bahşedilmesinde bir şer ihtimalinden de korktular. Allahü Teâlâ bundaki gizli hikmetlerini de bildirmediği için: — «Ey Rabbimiz! Yer yüzünde onu fesada Verecek, onda fesadlar çıkaracak ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın? Halbuki biz hep sana hamdederek, daima seni tesbih ve takdis edip dururken,» dediler. Ve bu suretle maksatları —hâşâ itiraz olmayıp hikmetini sormak olduğunu bildirdiler, mamafih bununla hilâfete zımnan bir rağbet de gösterdiler. Allahü Teâlâ cevaben: — «Her halde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim,» buyurdu. Melekler bu cevap karşısında sustular ve birbirlerine: — — «Elbette rabbımız her şeyi bilir, faydası olmayan bir mahlûk yaratmaz,» dediler. Allahü Teâlâ, Meleklere: . — «Muhakkak ben, kuru çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım, binaenaleyh ben, onu tam bir insan kıvamına koyup içine ilâhî bir emrim olan ruhtan feyiz verdiğim vakit, onun için secdeye kapanın,» dedi. Bunun üzerine Melekler, hepsi toptan secde ettiler, ancak iblis dayattı, kibrine yediremedi ve secdeden kaçındı. Çünkü o- kendisini en üstün mahlûk kabul ediyordu. Allahü Teâlâ: — «Ya iblis! Sen niçin secde edenlerle beraber olmadın?» dedi. iblis de: — «Benim bir kuru çamurdan, bir sûretlenmiş balçıktan yarattığın bir beşere secde etmem mümkün değildir. Zira ben ateşten yaratıldım, Ateş”ise topraktan üstündür,» dedi ve bu bâtıl kıyasıyla itaat dairesinden çıkarak fiilen kâfir oldu. Allahü Teâlâ: . — «O halde, çık oradan, çünkü sen tard olundun. Ve bu lanet ceza gününe kadar üzerindedir.» Şeytan: — «Rabbim! öyle ise bana onların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver,» dedi. Allahü Teâlâ da ba”s gününe kadar değil, ecel günü yani birinci sürün üfürülmesine kadar mühlet verdiğini bildirdi Bunun üzerine Şeytan: — «Ya rabbi! benim azgın ve asiliğime hükmetmekliğin vesilesiyle yemin ederim ki, ben, o insanlar için yer yüzünde ziynetler yapıp onları kandırarak hepsini yoldan çıkaracağım, ancak içlerinden mıhlasın Kulların müstesna. Yâni hâlis taatın için seçilmiş lekesiz has kulların aklanmazlar,» dedi. Allahü Teâlâ, Şeytanın beşerin ilk maddesine bakarak onlara mutlak tahakküm edebileceğine kaail olmasına rağmen, muhlas kullar için hakkı teslim etmesi üzerine buyurdu ki: — «işte bu dediğin, sahiplerini azıtamayacağını itiraf ettiğin o ihlâs ve tevhîd, bana kavuşturan dosdoğru bir yol, hak bîr kanundur. Hakikaten kullarım üzerine ne sözle ilzam edecek bir delilim, ne fiilen musallat olacak bu kudretin yoktur. Ancak sana uyan azgınlar müstesna. Yani ancak onları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin hükmün ile değil, onların iradelerini kötüye kullanarak sana uymaları ve arkana düşmeleri sebebiyledir. Yoksa muhlaslara tasallut edemediğin gibi, diğerlerine de edemezsin. Şüphesiz Cehennem de o sana uyan azgınların vaad olunan yerleridir.» Allahü Teâlâ, insanın şerefli, itibarlı ve kendisine halife olmaya lâyık bir mahlûk olduğunu göstermek üzere Hz. Adem”e bütün esmayı talim ederek ilim ve kelâm sıfatlarına mazhar kıldı, sonra da o âlemini Meleklere işaret ederek: — Haydin, siz îmân ile ifade etmek istediğiniz hilâfete lâyık olma dâvanızda isabetli iseniz; işte bunların isimlerini bana güzelce haber veriniz, buyurarak onları, acziyetlerini izhar ve isbat için imtihan etti. Bu imtihana karşı Melekler: — Subhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiç bir ilmimiz yoktur, her şeyi bilen ve dâima bilen âlim, her şeyde hakim, hakikaten Sensin ve ancak Sensin, diyerek acziyetlerini izharla tesbîh eylediler. Melekler acziyetlerini izhar ve hikmet ilmini teslim edince, Allahü Teâlâ: . — Ya Adem! Meleklere şunların isimlerini güzelce haber ver, dedi, Bu hitabı ile halifenin kim olacağına da işaret buyurdu ve böylece Meleklerden sonra Hz. Adem”i de bu emir ile imtihan etti. Bunun üzerine Hz. Adem o arz olunan şeyleri isimleriyle haber verince, Allahü Teâlâ, Meleklere: — Ben size, Ben bütün arz ve semânın gaybını bilirim, demedim mi? Ve siz ne açıklıyorsunuz ve ne gizliyorsunuz, onu da biliyorum, buyurdu. Allahü Teâlâ Hz. Adem”e eş olarak kendi kaburga kemiğinden Havva validemizi yarattı ve: — Ya Adem, sen ve zevcen şu Cennette rahat yaşayınız. Nimetlerimden bol bol yiyiniz. Ancak şu bur ağaca yaklaşmayınız, meyvesinden yemeye kalkışmayınız ki haddini aşanlardan olursunuz, buyurdu. Ve Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bildirerek onun sözüne kanmamalarını istedi. Allahü Teâlâ onlara yalnız bir ağacın meyvesinden yemelerini yasaklamıştı ki, bu suretle insana, iradesini kullanmayı ve nefsine hâkim olmayı öğreterek mükellefiyetten azade olmadığını hatırlatıyordu. Onlara verilen bu nimetler üzerine ilâhî huzurdan kovulan ve insanoğluna ebedî düşmanlığını ilân eden Şeytan, ilk olarak kendilerinde örtülüp gizlenen kötü yerlerini meydana çıkarmak; avret mahallerini açmak için ikisine de vesvese vermeye başladı. Hz. Adem ve Havva bu âna kadar yaratılışlarında kendilerini utandıracak ve tiksindirecek çirkin pis şeylere mahal olacak kötü yerlerini ne kendilerinde ve ne de birbirlerinde görmüyorlar ve hattâ bilmiyorlardı. Settârul” uyub olan Halik Teâlâ evvel emirde onu örtmüş ve kendilerinden gizlemişti. Şeytan nihayet bir fırsatını bulup onlara yaklaştı ve: — Ey Adem! Sana, seni burada ebedî kılacak bir devleti haber vereyim mi? Diyerek, Allahü Teâlânın yaklaşmamalarını emrettiği ağacı gösterdi. Hz. Adem, Şeytanın bu sözlerine aldırış etmedi, ancak şeytan da vesvesesinde yılgınlık göstermedi ve: — Rabbimiz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil, ancak iki Melek olacağınız veya bu Cennette ebedî kalacağınızdan dolayı nehyetti. Yani bundan yerseniz ya Melekler gibi yemek, içmek ihtiyacından müstağni olursunuz, yahut ölüm yüzü görmez burada ebedî kalırsınız, dedi. Kendisine inanmaları için de yemîn ederek, «ben sizin nasihatçınız ve hayrınızı isteyicinizim» diye emîn olmalarını istedi. Hz. Adem ve Havva hiç bir kimsenin yalan yere Allaha yemin etmeyeceğini düşünerek yanıldılar ve bu ağaca meylettiler. Hz. Adem burada içtihadında isabet edemeyerek, o nehyedilen ağacın cinsinden olan başka bir ağacın meyvesinden yemekte bir mahzur olmayacağına hükmetti ve beraberce Allahü Teâlâ”nın yasak kıldığı ağacın meyvesinden tattıkları vakit örtülü ve gizli olan avret mahalleri açılıverdi. Bunun üzerine hayalarından derhal üzerlerine Cennetin incir yaprağından yamalar yamamağa başladılar. Allahü Teâlâ da kendilerine şöyle nida etti: — Ben sizi o ağaçtan nehyetmedim mi idi? Şeytan size açık bir düşmandır demedim mi îdi? Hz. Adem ile Havva cevaben: — Ey Bizim rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer sen bize rahmet ve mağfiret etmezsen, en büyük zarar ve felâketin içinde kalanlardan olacağız, diye tevbe ve niyazda bulundular. Allahü Teâlâ, Hz. Adem, Havva ve Şeytan”a hitap etti: —— Haydi, bâzınız bâzınıza düşman olarak yer yüzüne ininiz. Size orada bir müddet için karar edip nasiplenmek ve geçinmek vardır. Orada yaşayıp orada ölecek ve yine ondan çıkarılacaksınız. Hz. Adem ve zevcesi, dolayısıyla insan nevi yer yüzünde böylece mekân tuttu ve Şeytanla mücadele ederek Rabbından telâkki ettiği kelimelerle tevbe ve istiğfarda bulundu. Allahü Teâlâ”nın emirleri ile amel etti ve tevbeleri de kabul olundu. Çünkü Allahü Teâlâ esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Hz. Adem beş şeyi ile bahtiyar olmuştur: Hatâsını itiraf, pişmanlık, nefsini kötülemek, tevbeye devam ve rahmetten ümidi kesmemek. iblis de beş şey ile bedbaht olmuştur: Günahını ikrar etmemek, pişmanlık duymamak, kendini kötülemeyip azgınlığını Allahü Teâlâ”ya niubet etmek ve rahmetten ümidini kesmek. Ahnef ibni Kays, Medine”de Müminlerin Emiri Hz. Ömer”i görmek ister, bir de bakar ki büyük bir kalabalık halka halinde toplanmış, Kâ”bül”ahbar onlara vaaz veriyor ve şunları anlatıyor: — Âdem aleyhisselâma vefat emri geldiği zaman; «Ya Rab, düşmanım iblis, beni meyyit halinde görünce kendisi kıyamet gününe kadar mühlete kavuşmakla sevinecek, bana şamata edecek,» dedi. Cevap verildi ki: — «Ya Adem, sen Cennete iade olunacaksın, o mel”un ise evvelkilerin ve sonrakilerin adedi kadar ölüm acısını tatmak için tehu olunacak.» Sonra Hz. Adem, Melekül”mevt Azraile: «— Ona ölümü nasıl tattıracaksın? Vasfını bana anlat,» dedi. Onun ölümünün vasıfları anlatıldığı zaman, Hz. Adem: «— Ya Rabbi! Kâfi» dedi Bunun üzerine orada vaazı dinleyen insanlar, heyecana gelerek; «— Ya Ebâ İshak! O nasıldır? bize anlat» dediler. Kâ”b”ın anlatmak istememesi üzerine çok İsrar ettiler, bunun üzerine dedi ki: — Allahü Teâlâ, birinci sûr”un ufürülmesi akabinde Azrail”e diyecek ki: — «Sana yedi Sema ve yedi Arz ahalisinin kuvvetini verdim ve bugün sana bütün gadap kisvelerini giydirdim. Şiddetli gadabımla in, o tard olunmuş İblis”e artık ölüm acısını tattır, sakaleynden evvel ve ahirlerin acılarını hep birden ihtiva etmek üzerine bütün illet ve hastalıkları yüklet. Beraberinde gayz ve gadapla dolu yetmiş bin zebani, her biriyle de Cehennem zincirlerinden zincirler, tomruklarından tomruklar bulunsun. Cehennem kancalarından yetmiş bin kanca ile o mel”unun kokmuş canını çıkarın. Malik”i de çağırın Cehennem kapılarını açsın.» Bunun üzerine Azrail öyle bir suret ile inecek ki ona Semâ”ların ve Arz”ların ahalisi baksa korku ve dehşetlerinden derhal ölürlerdi, inecek, Iblis”e varıp «dur, ya habis! Artık sana ölümü tattıracağım, çok ömür sürdün. Nice nesilleri azdırdın, yoldan çıkardın. Ancak işte malûm vakit geldi.» diyecek. Mel”un Şeytan Doğuya kaçacak, bakacak Melekül”mevt gözleri önünde, Batıya kaçacak bakacak yine gözlerinin önünde, denizlere dalacak denizler kabul etmeyecek, hâsılı yer yüzünün her tarafına kaçacak, sığınacak kurtulacak hiç bir yer bulamayacak, sonra Dünyanın ortasında, Hz. Adem”in kabri yanında duracak veya Doğudan Batıya Batıdan Doğuya topraklarda sürünecek, nihayet Adem aleyhisselam”ın yer yüzüne indiği mevzîye varınca Arz, bir kor gibi olacak Zebaniler kancaları takıp didikleyecekler de didikleyecekler. Allahü Teâlâ”nın dilediği zamana kadar can çekişip azap içinde kalacak. O böyle can çekişirken Hz. Adem ve Havva”ya”da: — «Kalkınız düşmanınız ölümü nasıl tadıyor, bakınız» denecek. Kalkacaklar, onun çektiği azabın şiddetine bakacaklar da: — «Ya Rab, bize nimetini tamamladın» diyecekler.

İflas Ve Mutluluk

Günlerden bir gün Atalay isminde bir adam vardı. Atalay’ın önce küçük ve şirin bir bakkal dükkânı vardı. O zamanlar Atalay gayet dinine sadık, namazında niyazında olan, zekâtını zamanında veren, 2 üniversiteli çocuğa bile burs veren bir adamdı… Sonra bakkal dükkânını büyütüp market açtı. O zaman namazını biraz aksatmaya başladı çünkü artık işleri çoğalmıştı. Ve işleri güzelle gitti, bir market daha açtı, O zamanda artık iyiden iyiye namazı bıraktı. Sonra bir market daha ve bir market daha. Artık Atalay 4 market sahibiydi. Burs alan gençler bir gün Atalay’ın yanına geldi, yanlarında 2 arkadaşını daha getirmişler ve dediler ki; Atalay Bey artık işleriniz çok iyi 4 marketiniz var bu arkadaşlarımıza da burs verseniz, bizler gibi onlarında çok ihtiyaçları var, dediler. Ama adam ters cevap verdi; ‘’Zaten size zor veriyorum, biz bu paraları sokak tan mı topluyoruz’’ dedi. Çocuklar çok şaşırdı, sanki o 1 yıl önceki Atalay gitmiş başkası gelmiş. Bir şey diyemediler. Boyunları bükük biçimde evlerinin yolunu tuttular. Atalay çok azimli şekilde çalışmaktaydı. Artık tamamen cimri olmuştu… Hiç kimseye 1 kuruş dahi vermiyordu. Yeni market açma peşindeydi çünkü. Bu duruma hırslandı iyice. Tam parasını biriktirmişti ki evine hırsız girdi ve yeni market hayallerini biraz daha erteledi. Yine hırslandı, Personellerin maaşını azalttı ve bazı aylar hiç vermedi bile. Yine tam biriktirmek üzereyken marketinin birinde yangın çıktı yangın çok kuvvetliydi, Yandaki eve de sıçradı ve o evde hasar gördü. Onların masrafı, marketin masrafı Atalay’ın market açma olayını yine erteler. Baştan yine başlar bu sefer Atalay daha da hırslanır. Neredeyse sadece ona odaklanmıştır. Hiç kimseyi görmez. Çocuklarını, Eşini hep tersler. Bir gün Eşi ‘’ Bey bu akşam yemeği dışarda yesek, çocuklar içinde güzel olur ‘’ . Atalay bir anda canavarlaşır, ‘’ Ne, Ne, Ne dışarısı yaaa boş ver mis gibi evimiz varken’’. Adam bu hale gelmişti, yani. Hırslı bir şekilde hep para biriktirmekteydi ve bu arada da yeni dükkanlara bakmaktaydı. Çünkü bu açacağı market büyük olacaktı, çok büyük. Sonunda parası oluştu ve yeni büyük dükkânda bulur ve hemen 3 güne açarlar marketi. Adam çok sevinçlidir. Açılış gününde herkese sevecen yaklaşır. Sonra 2 gün böyle marketini işletir ve o akşam marketlerinin 5’inde de yangın çıkar. Adam çıldırmak üzeredir eşi biraz sakinleştirmeye çalışır ama olmaz. Hemen ambulans çağırırlar.2 Hafta geçer adam hala şoktadır. 5 Marketinden eser kalmaz. Allah (c.c.) cimriliğin karşılığı olarak elinden alır hepsini. Atalay’ın artık aklı başına gelir. Eskisi gibi bir bakkal dükkânı açar. Onu hiç büyütmez. Kazancı fazla olur fakat o burs vererek, hayır kurumlarına bağış yaparak elden çıkarır. Artık eskisinden de fazla Dinine bağlı bir Atalay olmuştur. Eşine ve çocuklarına saygıyla yaklaşan Atalay olmuştur. Artık sadece 1 bakkal dükkânı vardır fakat eskisinde çok çok daha mutludur.

GURBET GÜLÜ

GURBET GÜLÜ Yeni mezun bir Türkçe öğretmeniydi Mehmet .Henüz daha yeni adımını attığı bu alanda başarılı olmak en büyük idealiydi.Ufak tefek planları da yok değildi hani? Küçük bir okul veya dersane onun için uygun bir çalışma ortamı olabilirdi .Arkadaşlarının çoğu kararlarını vermiş ve çoktan gerekli yerlere başvurmuşlardı. Mehmet kararsızdı ve aklında türlü düşünceler dolanıyordu. Aklı ve vicdanı arasında iç muhasebe yapıyor, doğru yolu bulmaya çalışıyordu. Yine böyle günlerden biriydi.Gece bunları düşünmekten uyuyamamıştı ve bu yüzden hem zihnen hem de bedenen yorgun hissediyordu kendini.Uyanır uyanmaz aşağıya indi. Annesi kahvaltıyı hazırlamıştı ve onu bekliyordu. -“Günaydın anne!” annesi sesindeki keyifsizliği sezmiş olacak ki: -Günaydın oğlum,günaydın da neyin var senin? Kaç gündür moralsizsin. Şu okul işi mi sıktı canını oğlum? Dert etme çok uzak olmadıktan sonra mühim değil ben katlanırım gurbete. -Hem okul,hem başka şeyler anne.Sıkıntı bir değil ki. -Ne oldu oğlum,ne sıkıntısı? -Ya benim arkadaşlar canımı sıktılar dün. İlla da dersanede çalış diyorlar. “Ne yapacaksın okullarda sürünüp? Gel rahat et işte” sözlerinden artık bıktım. Baskı yaptılar yine. “İstemiyorum” diyorum.Yok anlamaları ne mümkün? Takmışlar bir kere. -Oğlum her ikisi de iyidir. Ben pek bilmem ama devlete yararın dokunsun isterim. Ama uzağa gitmenden de çok korkuyorum. -Ben kararımı verdim aslında Anadolu’da küçük bir yer bana uygun. Hem elbet döneceğim anne. Neyse ben bu hafta halledeceğim mutlaka… Yemeğini bitirip apar topar dışarı çıktı. Fazla işi de yoktu. Dolanacaktı öyle biraz, aklındaki düşünceler onu bir türlü rahat bırakmıyor,adeta boğuyordu onu. Biraz hava almak ona iyi gelecekti.Amaçsızca bir yürüyüş olsa da dışarıdan çok düşünceli ve yorgun görünüyordu Mehmet. O anda telefonu çaldı. Arayan en yakın arkadaşı: Tahsin, sesi pek heyecanlı geliyor: -Alo,Mehmet nasılsın arkadaşım? -İyiyim Tahsin ne olsun işte.Her zamanki gibi, bu aralar yaşadıklarımı biliyorsun zaten. -Bilmem mi arkadaşım elbette ki biliyorum. Bugün bana gelsene arkadaşlarla toplanacağız yine bu hafta ben aldım.Hem bu konularla ilgili de konuşacağız,belki anlattıklarımız şu okul mevzuu hakkında düşüncelerine yön verebilir. Ne dersin geliyor musun?,mutlaka bekliyorum. Mehmet beklenmedik bu teklif karşısında şaşırmıştı ilkin ne cevap vereceğini bilemedi. -“Tamam,gelirim” cevabı ağzından bir an çıkıverdi. Gidecekti ve öyle de yaptı. Güzel şeyler konuştular o akşam. Mehmet’in bilip de yaşayamadığı, yaşayıp da bilmediği şeyleri… Mehmet o günden sonra her hafta gitti toplantılara. Her gidişi ayrı bir doğuş, ayrı bir yenileniş olmuştu Mehmet için. Düşünceleri,davranışları kısacası hayatı değişmişti onlar sayesinde. Sık sık konuşulan konulardan biri de yurtdışında görev yapan öğretmenler ve onların yaşadıklarıydı. Gurbette açan bu güllerin hikayelerini can kulağıyla dinliyordu. Anlatılanları duydukça içi ürperiyor,zaman zaman kendini onların yerine koymaya çalışıyordu. İçi gidiyordu Mehmet’in,özeniyordu onlara. Mehmet de onların arasına katılmak istiyordu ama nasıl. Bu kutsal görevde,kutlu yolculukta ne yapıp edip yer almalıydı. Bu konuyu önce arkadaşı Tahsin’e açtı. Tahsin çok sevindi,çünkü o da görevlendirilmişti ve yakında gidiyordu. Arkadaşının da onunla aynı safta bulunması ona manevi kuvvet verdi. Gerekli kişilerle konuşuldu ve işlemler tamamlandı. Ama ortada büyük bir problem vardı “Annesi” peki ya annesine bunu nasıl söyleyecekti. Nasıl olacak da “Ben gidiyorum anne” diyebilecekti. Hele ki yurtdışına gitmesine annesi asla razı olmazdı,biliyordu. Ama kararını vermişti ve annesini ikna etmek için elinden geleni yapacaktı.Kesin gidecekti ama annesinin rızası olmadan da gitmek istemiyordu. Mehmet annesinin tek çocuğuydu aynı zamanda her şeyi. Babası altı sene önce bir trafik kazası sonucu vefat etmişti. Annesi yalnızdı ve Mehmet onun tek varlığıydı. Bu yüzden bu ayrılık, hem Mehmet hem de annesi için zor olacaktı.Ama ne olursa olsun gidecekti. Eve geldiğinde annesini mutfakta buldu. Annesinin neşesi yerindeydi. Ve bu gece yine maharetli elleriyle güzel yemekler yapmıştı. -Ben geldim anne! -Hoş geldin oğlum, bak sana en sevdiğin yemekleri yaptım, oğlum afiyetle yesin diye canım benim. -Ne gerek vardı anne, ben dışarıda yedim bir şeyler. – Olur mu oğlum? Açsındır sen. Mehmet lafı uzattıkça uzatıyor. Konuyu dolandırıyor,lafı şu gitme işine getirmeye çalışıyordu. Ama bu konuşmayı yapmak onun için çok zordu. Kendini güçlükle toparladı ve: -“Gidiyorum anne!” deyiverdi. -Ne gitmesi oğlum? Nereden çıktı bu şimdi. Hani daha belli değil diyordun atanma işleri falan. – Bu başka bir şey anne,yurtdışına gidiyorum. Yeri kesin değil şu an, ama ben kararımı verdim. -Nasıl benim haberim olmadan böyle bir şey yaparsın? Ben senin annenim, annen! Mehmet bir şey söyleyemedi. Sadece susmakla yetindi. Çünkü verecek cevap bulamamıştı ne diyebilirdi ki? Annesi haklıydı ama ya hayalleri.. Annesini çiğneyip de bir karar veremezdi ki, kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu. Gitmek için can atıyordu ama annesi, annesinin rızası olmadan mümkün değil yapamazdı. Düşündü,düşündü bir yolunu bulamamak onu iyice sıkmıştı. Odasında ve yalnızdı. Çareyi Rabbine yakarmakta buldu. “Rabbim! Sen en hayırlısını bilirsin annemin gönlünü yumuşat, senin yolunda hizmet etmek istiyorum. Bana yardım et Allah’ım! Hayırlı işler yapma arzumu oraya giderek tamamlamamı nasip et Ya Rabbi’m. Bana bir çıkış kapısı göster. Gitmek ya da kalmak, benim için en hayırlısını sen bilirsin dualarımı kabul et Allah’ım.!..” bu yakarış Mehmet’in dudaklarından döküldü o gece… Rabbine yakarmak,ondan medet ummak az da olsa rahatlatmıştı onu. Geceyi zar zor uykusuzca geçirdi. Sabah kalktığında annesini odasında buldu,yatağının başuncunda.. Uyanmasını bekler gibi bir hali vardı. Mehmet akşamdan kalan tartışmaların,konuşmaların verdiği elemli bir sesle: -Günaydın anne, hayırdır bir şey mi söyleyeceksin? Annesinin gözlerindeki parıltı Mehmet’i iyice meraklandırmıştı. Hem hüzünlü,hem de mutlu bir hali vardı sanki. -Oğlum,haydi kalk bavulunu falan hazırlayalım, en azından sana gurbette gerekli olacak birkaç bir şey alalım dışarıdan. Haydi kalk bakalım. Mehmet olanlara bir anlam veremedi. Akşamki annesi bir anda değişivermişti. O şaşkınlıkla: -“Ne bavulu anne?” deyiverdi. -Ne bavulu olacak oğlum, gidiyorum diyen sen değil miydin? E hadi kalk bakalım küçük bey. Şu babanın seneler önce aldığı bavulu çıkaracağız kilerden daha. Sonra dışarı çıkıp orada sana lazım olacak birkaç bir şey alırız. -Ama anne seenn… Annesi Mehmet’in konuşmasını bitirmesine fırsat vermeden kolundan tuttuğu gibi yataktan kaldırdı. -Hadi bakalım kahvaltıya… Mehmet çok şaşırmıştı. Bu değişim, hem de bir günde… annesi nasıl bu kadar değişebilirdi? Aklı almıyordu doğrusu. Birden aklına gece uyuyamadığı o gecelerde ettiği o dualar geldi. Mehmet bu işi Rabbine havale ettiğini unutmuştu bu olay da ona göre duasının çok güzel bir cevabıydı. İçinden Rabbine binlerce kez şükretti. Mehmet gideceği için çok mutluydu ve bir o kadar da heyecanlı. Bir hafta sonra yola çıkıyorlardı. O,Tahsin ve birkaç arkadaşı daha. Moğolistan’a gideceklerdi. Ama Mehmet’in içi hala rahat değildi. Annesinin onu üzmemek için bu kararı verdiğini düşünüyordu. Son bir kez annesine sormak istedi: – Anne, gitmemi istediğinden emin misin? – Bak oğlum annen bir karar verdi mi doğrudur,işi daha fazla irdeleme. Herkes önceki kararını değiştirebilir bu gayet tabii. Bu kutsal görevde kendi oğlunun,canının parçasının da rol almasını hangi ana istemez? Annesi konuşmasını yaparken huzurluydu.Sanki üzerine yüklü bir görevi ifa etmiş olmanın rahatlığıyla konuşuyordu. Arada semaya bakan mavi gözleri yağmur yüklü bulutlar gibi doluydu. -Git oğlum ve Rabbinin hoşlanacağı hayırlı işlerde bulun. Mühim bir şey olmadıktan sonra da sakın dönme. Beni düşünme sen. Gurbet dediğin nedir ki? Beklersin günler akıp gider. Seni ömrüm yettiğince beklerim. Ama sakın bu yoldan dönme,başladığın bu işi tamamla… Mehmet’le annesi birbirlerine doyasıya sarılıp,ağladılar. Günlerdir her ikisinin de içinde tuttuğu sıkıntılar o gözyaşlarıyla damla damla akıp gitti. İkisi de huzurluydu şimdi. Mehmet annesinin rızasını aldığı için Fatma hanım da Rabbinin rızasına nail olduğu için.. … Mehmet Moğolistan’a geleli altı yıl olmuştu. Burada o ve arkadaşları düzenlerini kurmuşlar. Türk okullarında öğretmenlik hizmetinde bulunuyorlardı. İlk başta karşılaştıkları zorlukları Allah’ın izniyle yenmişler kendi güçleri yettiği kadarıyla ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Fatma hanım da Kütahya’da yıllardır oğlunun yolunu gözlüyordu. Mehmet oraya gittiğinden beri annesini yalnızca iki defa ziyaret edebilmişti. Sürekli telefonlaşıyorlardı ama bir anne için oğlunu görmek,kokusunu duymak bambaşkaydı.Özlemişti oğlunu. Mehmet bu dört yıl içinde oraya alışmıştı aradan geçen altı yıla rağmen o ilk günkü öğretmenlik aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bu yolda hep daha iyiye, daha güzele doğru koşuyordu. Ama gurbetlik zordu hele annesinden ayrı kalmak onu çok üzüyordu. Bu aralar annesi de hastalanmıştı. Her ne kadar “iyiyim oğlum bir şeyim yok” da dese telefonda bile hastalığının ağırlaştığı belli oluyordu. Hem akrabaların söylediğine göre çok kötüleşmiş elden ayaktan iyice düşmüştü. Mehmet annesine kaç kere “ İstersen oraya dönerim anne,iyi değilsin,yanında olmalıyım” demişti ama bir türlü dinletememişti annesine. Ama bu sefer kesin gidecekti ne olursa olsun yapacaktı. Burada hiç aksatmadığı işlerini yarım bırakmak zorunda olsa bile… Ertesi gün telefon geldi,arayan annesiydi: – Oğlum, Mehmet nasılsın evladım? – İyiyim anne ben de seni arayacaktım ben yarın oraya ge…. Annesi konuşmasını tamamlamasına fırsat vermeden araya girdi: – Oğlum yarın geliyorum onun için aradım. – Ne? Ne diyorsun anne ne gelmesi? Ben de yarın yola çıkacaktım. Bu hasta halinle nasıl gelirsin ta buralara olmaz katiyen izin vermem buna. – İtiraz istemiyorum iyiyim ben yarın oradayım inşallah haydi hoşça kal.. Mehmet öylece kalakalmıştı. Bunu beklemiyordu.Körkütük hasta kadın nasıl gelebilirdi ta buralara kadar, bir anda iyileşmesi mümkün müydü? O gece annesinin merakıyla uyudu. Ertesi gün öğleye doğru kapısı çaldı. Açtığında annesini karşısında buldu. İşte sapasağlam karşısında duruyordu hasta olduğuna ilkin inanamadı. Yanında da iki delikanlı vardı. -Geç anne içeri ama ben gelecektim havaalanına neden beklemedin? -Olsun oğlum ben kendim geldim işte hem bak bu delikanlılar bana yardımcı oldular. – Onlar kim anne? Apar topar gittiler içeri bile davet edemedim. – Hiç, mahalleden komşunun oğulları onların da burada işleri varmış bana yoldaş oldular birlikte geldik. O gün annesiyle uzun uzun dertleştiler,konuştular hasret giderdiler. Annesi Mehmet’e o gün bambaşka biri gibi gelmişti. Çok hüzünlü ve düşünceliydi.Mehmet’e dönüp: – Oğlum bak ben oradan kalkıp ta buralara kadar geldim. Seni görmek için geldim, bana bu kadarı yeter. Sen burada kal ve yoluna devam et. Her anne yavrusunu özler ama dünyadaki özlemler gelip geçicidir. Rabbim öbür tarafta kavuştursun inşallah. Senin burada hayırlı,güzel işler yaptığını gördükçe mutlu oluyorum. Özlemmiş,hasretmiş hepsi yok olup gidiyor. Ama sana vasiyetim bu yoldan dönmemendir. Mehmet annesinin ağzından duyduğu bu sözlere bir anlam verememişti. Bir veda konuşması gibi gelmişti ona tüm bu sözler. Annesinin sözünü kesip: – Anne saçmalama ne vasiyeti veda eder gibi konuşma lütfen. Annesi cevap vermedi sükunetini korudu. Mehmet annesinin dizine koyduğu başının hafifleştiğini hissetti. Derin bir uykuya daldı. Uyandığında annesini aradı ama bulamadı . şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Daha akşam buradaydı? Bir anda nereye kaybolmuştu. Aklı almadı. Annesi onun yanındaydı ,başını okşamıştı, varlığını hissetmişti. Bu bir rüya olamazdı. Hemen telefona sarıldı. Annesini aradı ama telefonu kapalıydı. Çıldıracak gibi oldu. O an telefonu çaldı, arayan dayısıydı sesindeki titreyiş Mehmet’i korkutmuştu. Heyecanla: – Alo, dayı ne oldu? Sesin kötü geliyor. – Mehmet, oğlum akşam arayacaktım ama dilim varmadı sana söylemeye.. Mehmet kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı içini bir korku kapladı. – Neyi dayı ne oldu? Beni korkutuyorsun. – Evladım annenin durumu akşam ağırlaştı hastaneye kaldırdık, ama kurtaramadılar. Onu kaybettik Mehmet başımız sağolsun. Mehmet duyduklarına inanamamıştı. Kulakları duymaz, gözleri görmez olmuştu sanki. Dünya başına yıkılmıştı. Ama nasıl olurdu annesi akşam buradaydı, ona sarılmıştı kokusunu duymuştu. Bu nasıl olabilirdi? İmkansızdı. Acısını unutup bunu düşündü bir an bunda da bir hikmet olabileceği geçti aklından. Mehmet bunları düşünürken telefonda onu teselli etmek için çırpınan dayısının sesini bile duymuyordu. Daha fazla bekletmemek için: – Beenn benn hemen yola çıkıyorum bekleyin beni… Mehmet apar topar yola çıktı. Yol boyunca aklında hep o esrarengiz olay vardı. Bir yandan annesinin ölümüne üzülüyor, bir yandan da tüm bu olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Kütahya’ya vardığında tüm akrabalar oradaydı. Buraya annesinin cenazesi için mi dönecekti? Aklının ucundan bile geçmemişti. Eve girdiğinde onu dayısı karşıladı. Uzun uzun sarıldılar. Dayısı hem ona olan özlemini gideriyor hem de acısını dindirmeye çalışıyordu. Konuştular, dertleştiler. Mehmet içini döktü dayısına dayısı da annesinin acısını dindirmeye çalıştı Mehmet’in…Annesini o gün defnettiler. Mehmet kendini iyice toparlamıştı. Ölüm Allah’ın emri ne yapılabilirdi ki. Daha fazla dayanamayıp orada yaşadığı o sırlı olayı dayısına anlattı. Dayısı inanamadı ilkin, ama Allah’ın hikmetinden sual olunmazdı. Mehmet dayısıyla bunları konuşurken odaya teyzesi girdi. Telaşlı ve meraklı bir hali var gibiydi. Mehmet’e: – Mehmet, oğlum baksana bir, annenin odasında bunu buldum. Mektup galiba üzerinde Mehmet’ime yazıyor kesin annen yazmış olmalı. Bir bak bakalım. Mehmet şaşırdı. Bu mektup da nereden çıkmıştı şimdi annesi ona içinden ne geçerse söylerdi. Hiçbir şey saklamazdı ondan. Merakla mektubu açtı. Annesinin ona yazdığı bu satırları gözyaşları içinde okudu. Şunlar yazılıydı: “Oğlum, Mehmet sana bu satırları Moğolistan’ a gitmenden bir gün önce yazıyorum. Yarın gidiyorsun oğlum. Belki bunları okuduktan sonra “ Niye yüzüme söylemedin anne?” diyeceksin. Ama yapamadım. Ne olursa olsun oraya gitmeliydin ve buna engel olamazdım. Hani sana kızmıştım ilk söylediğinde ama birden fikrim değişivermişti sen de şaşırmıştın. Aslında o gün niyetim seni oraya göndermemek, engel olmaktı ama yapamadım. O gece bir rüya gördüm hem de pek kutlu bir rüya. Peygamber efendimiz( s.a.v)’ yi gördüm. Nurlar içindeydi, her yan parlıyordu. Efendimiz bana bir şeyler anlatıyordu, dualar okuyordu. Etrafta melekler vardı. Bana çok özelmişim gibi muamele yapılıyordu sanki. O an bir ses duydum, bana sesleniyordu. “ izin ver, izin ver oğlunun gitmesine izin ver Şüphesiz ki Allah en hayırlısını bilendir. Oğlun için gitmek daha hayırlıdır. İzin ver ki o da Rabbi için hayırlı işler yapabilsin, kutlu bir yoldan gidebilsin.” Bu sözler kafamın içinde tekrarlandı, tekrarlandı. Sonra beni iki delikanlı görünümünde meleğe teslim ettiler onlar beni yüksek bir yere çıkardılar. Ve küçük bir pencereden senin gelecekte yapacağın hayırlı işleri gösterdiler. Orada zaman kavramı yoktu. Her şey donmuş gibiydi. Bana öyle geliyor ki gideceğin bu yol boş değil. Belli ki yapılanlardan Rabbimiz de hoşnut. Belki de bunları sana söyleyemeye ömrüm yetmeyecek Allah bilir. Belki de seni son kez göremeden, tüm bunları sana söyleyemeden öleceğim.Bu mektubu da sana bu yüzden yazıyorum. Ama Allah’tan tek dileğim şudur. Ben senin hasretine katlanırım ama sen oralarda, gurbette bensiz yapamazsın biliyorum. Allah seni göremeden canımı alacaksa da senin hasretini gidersin. Sana vasiyetim şudur ki oğlum: sakın bu yoldan dönme ve ömrün yettiğince bunun için savaş çünkü bu yol pek hayırlı bir yoldur…” Mehmet gözyaşları içinde okuduğu bu satırlarda cevaplarını aradığı tüm sorulara yanıt bulmuştu. Ve yaşadığı o sırlı olayın asıl sebebinin annesinin duası olduğunu da anlamıştı. Kim bilir belki o gün gelen. Allahın görevlendirdiği bir melekti. O delikanlılar ise annesinin rüyasındakilerdi belki de. Mehmet artık bu hizmetin neden bu kadar önemli olduğunu anlamıştı. Bu yolun dönüşü olmazdı. Gurbette açan güller solamazdı. Ölünceye kadar bu yolda koşacağına söz verdi. Moğolistan’a döndü ve yarım kalan kutsal görevini devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu yol için uğraştı didindi. Mehmet’e gurbet vatan olmuştu ve vatanı bildiği bu topraklarda ömrü son bulmuştu…

Cennet Ağaçları

Bir gün Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: Kim “SubhanAllah” derse, Allah Teala bu zikre karşılık kıyamet günü ona cennette bir ağaç diker.Yine kim “La ilahe illâllah” derse, Allah Teala bu zikir karşılığında cennette ona bir ağaç diker.
Yine kim “Allah-u Ekber” derse Allah Teala bu zikre karşılık cennette ona bir ağaç diker.
Bu sIrada Kureşli olan bir adam şöyle dedi:
Ya Resulellah! Bu durumda bizim cennette pek çok ağaçlarımız olacaktır. Çünkü biz sürekli olarak bu zikirleri söylüyoruz.
Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular:
Evet doğrudur. Ama onları günah ateşiyle yakmaktan sakının. Zira Allah-u Teala söyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah ve resulüne itaat edin ve amellerinizi geçersiz kılmayın.”

Bir Gencin Tövbesi

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
” (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:

 

Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o\”\”Benim dostumdur.\”\” İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü teâlâ:
(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah\”ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.

KÜÇÜK HAFIZ KIZ

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini
söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, hiç de çekinmeyen bir tavırla
“Fatma ”dedi… Ve ekledi: “ Eğer hafızlık yaptırmazsanız kaydolmak
istemiyorum.” Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun
gösteriyordu. Tebessümle:” Korkmayın küçük hanım, siz isteyin, hafız da
yaparız, hoca da…

 

O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi, “Hoca hanim kusuruna bakma
hele sen, ille de hafız olacağım der de, baksa bir şey demez. Bizim köyün
hocasından duymuş. Peygamberimiz (sav), hafız olanlara Cennette taç
giydirilecekmis demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafası,
biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk iste.
“Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de
teslim olsa. Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah’a sonra, sonra bize
emanet.” Kadıncağız elime yapıştı öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum,
ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. “Hoca hanim bu eller, gözler hep
günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık.” “Estağfirullah teyze” dedim, “o
ahrette belli olur.” Bu konuşmadan sonra kaydığını yaptığımda Fatma’nın
Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm, “Küçük, nasıl kalacak bu kadar
buralarda”…
Zaman ilerledikçe Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni.
Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıkları görüyordum çoğu
kez. Böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün,“
Hocam, hafız olmak için Kur’an-ı bitirmek mi lazım?“ diye sordu. Ben de, “
Tabii ki, hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.” Bu cevabıma çok
üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki. Teşekkür etti ve döndü
arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur’an ezberlemekle isin
bitmeyeceğini, mutlaka içindekiler uygulamak gerektiğini hatırlatıyordum.
Talebelerden biri, “ Hocam” dedi, “Fatma’nın annesi ona abdestli olmayanın
hafızlara dokunamayacağını söylemiş, doğru mu? “diye sordu. Çok ilginç
doğrusu. “Maşaallah” dedim”, “ Osmanlı zamanında atalarımız Kur’an-a ve
Hafız’a kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına gitmişti
bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi
görüyorlardı. “Görsünler” dedim içimden, bu yasta buralara gelmişler. Allah’
in kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu…
Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe
Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini iki kez
aksatınca sordum:” Ne oldu yoksa, anneni mi özledin?” “Hayır” dedi. “Neden
moralin bozuk? Çok fazlada hasta oluyorsun“ dedim. “Yanlış anlamayın, inanın
ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan
çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahrette hesabını sormaz mı? “ Bir
şey diyemedim. Suçlu gibi hissettim kendimi.
O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi!..
Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek
zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanim,“
Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder“ dedi. Şaşkınlıkla:
“Neden?“ diye sordum. Bana, “Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın, fakat bu
talebe kanser…” dedi.
“Adeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat
sarmıştı. Hasta haneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa
anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma
eğilerek ”Hocam” dedi, “ Azrail insanların canını alırken nasıldır?”
Ağlamamak için kendimi zor tuttum, “Güzel bir surettedir, mü’min kullara”
dedim. Sevindi, sanki mırıldandı:” Belki hafız olamam, ama Elhamdulillah
mü’minim” dedi…
Simdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını
biliyordu Hafız olmak için Kur’an-i bitirmesi gerektiğini söylediğimde,
neden üzüldüğünü simdi anlamıştım. Birkaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya
başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi
gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek,” Bana kızmadınız değil mi?
Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız.” “Ne demek? Nasıl kızarım sana?”
dedim. “Hem sonra sakin üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin
ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır insaallah.” Öyle sevindi ki,
sarıldı boynuma: “Gerçekten ben simdi hafız sayılırmıyım? Anne bak, duydun
değil mi?”
Ya Rabbi bu ne aşktı!..
Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma, ne güzel bir kul
olurdu. Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi.
Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde
ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini.
Rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki
ses. Ağlamaklı bir sesle, “ Hoca hanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir
hatim okurmusunuz?” deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi
beni teselli edercesine telefonu kapatmadan,” Size ölmeden önce sunu
söylememi istedi” dedi hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle, Azrail
söylediğinden de güzelmiş.”
“-Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına
sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır misin hiç?”

Böceğin Rızkı

Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaşdı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.
Karıncadan sordular ki,
Bunun hikmeti nedir.
Karınca cevâb verdi ki,
-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;
-Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!

Zayıflama Ilacı

Eski zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden birinden kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle demiş:
- Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca anladım ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz ki!

 

Bunun üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle bir üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.
Bir aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de yanına çağırır. Der ki:
- Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena halde cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:
- Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah\”ın en düşük kuluyum. Fakat ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!
Bunun üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur.\”
İmam Şafiî bu hikayeyi şu maksatla anlatmış: \”Fazla dert ve tasa, bedeni zayıflatan ve solduran şeylerdendir.\” (Tabii ki sıkıntıdan fazla yeme durumu hariç)
Yine o şöyle derdi:
\”Sana dininden bilgi verecek bir alimin ve beden durumundan bilgi verecek bir doktorun bulunmadığı bir memlekette oturma.\”

Zahmet Buyurdunuz Ya Resulullah!

Bir Osmanlı zabiti şiddetli bir savaş esnasında vurulmuş, ağır yaralanmış, kanlar içinde yere serilmiştir. Yanında birkaç askeri vardır, yaralarından kanlar fışkırmakta, son anlarını yaşamaktadır. Birden:

-Beni ayağa kaldırınız, der.

Askerler şehidlikle şereflenmiş sevgili kumandanlarının bu son arzusunu yerine getirirler, mecalsiz vücudunun kollarına girerler ve ayağa kaldırırlar.

 

 

Mübarek şehid, kısık bir sesle Kelime-i Şehadet getirir ve sonra:

- Zahmet buyurdunuz Ya Resulullah! diyerek son nefesini verir. (1)

Mukabele Edilmezse, Zalimin Hasmı Bizzat Hz.Allah\”tır!
Erzurum\”un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:

-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri… Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:

-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:

-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?

-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.

-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.

İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:

-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.

Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar:

-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?

-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:

-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..

İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:

-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: \”O atlı adam, İbrahim Hakkı\”ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh\”a havâle etti. Allâh Teâlâ\”nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!\”

ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM NEDEN YEMEĞE DÂVET ETMEDİ?

Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi.

Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:
\”Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.\”
Hakperest bir insan, Allah Teâlâ\”nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.


Arama
Arşiv