MÜNKER-NEKİR

 

 

 

Ölen kimseyi mezarında sorguya çeken ve gerektiğinde onu cezalandıran iki Melek. Bunların, Münker ve Nekir diye isimlendirilmeleri, her ikisinin de aşinası olmadığımız garip bir sûrette olmalarındandır. Nitekim Arapça’da bir kimsenin, bilmediği veya tanımadığı bir şeyi bilmediğini ifade etmek için, “nekirtü’ş-şey’e” der.

 

Ehl-i Sünnet’e göre, Münker ve Nekir, ölen kişiye Rabbini, dinini ve peygamberini sorarlar. Mü’min kişi bu sorulara cevap verir, ama kâfir veremez. Bu husustaki hadisler pek çoktur. Söz konusu iki melek ölünün kabrine gelir, Allah ölüyü diriltir ve melekler sorularını yöneltirler (Pezdevî, “Ehl-i Sünnet Akâidi” Çev., Şerafettin Gölcük, İstanbul 1980, 237).

 

Ebu Hüreyre’den; Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 

“Ölü defnedildiğinde, ona gök gözlü simsiyah iki melek gelir. Bunlardan birine Münker diğerine de Nekir denir. Ölüye: “Bu adam (Rasûlüllah) hakkında ne diyorsun?” diye sorarlar. O da hayatta iken söylemekte olduğu; “O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Allah’tan başka Allah olmadığına, Muhammed(s.a.s.)in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim”sözlerini söyler. Melekler; “Biz de bunu söylediğini biliyorduk zaten” derler. Sonra kabri yetmiş çarpı yetmiş zira’ kadar genişletilir ve aydınlatılır. Sonra ona “Yat!” denir. “Aileme dönüp onlara haber versem mi?” diye sorar. Onlar da; “Akrabalarından en çok sevdiği kimseden başkası kendisini uyandırmayan, güveğinin uyuması gibi uyu!” derler. Böylece, yatlığı yerden, Cenab-ı Allah onu tekrar diriltinceye kadar uyur.

 

Eğer münafık ise, “İnsanların söylediklerini duyup aynısını söylerdim, bilmiyorum” der. Melekler de, “Böyle söylediğini zaten biliyorduk” derler. Sonra arza: “Onu sıkıştır” denir. Arz onu sıkıştırır da kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah onu yattığı bu yerden tekrar diriltinceye kadar kendisine azap edilir.” (Tirmizi, Cenâiz, 70)

 

Akâid kitaplarının hemen hemen tümünde, Münker-Nekir’den, bunların kabirde ölüye yönelttikleri sorulardan bahsedilir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki meleğin adından söz edilmediği gibi kabirde ölünün sorguya çekileceğine dair açık bir ifadeye de rastlanmaz. Ancak bazı âyetlerin buna işaret ettiği, hattâ bazılarının tamamen kabir suali ile ilgili olduğu Ehl-i Sünnet alimlerince kabul edilmiştir. Ömer Nesefi’nin “Akaid”inde: “Münker ve Nekir’in suali Kitap ve Sünnetle sabittir” denmektedir.

 

“Allah, îman edenleri dünyada da âhirette de değişmeyen sağlam söz üzerinde sabit kılar. Zâlimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar” (İbrahim, 14/27) âyetinde geçen âhiret hayatından maksat kabir; “sabit söz”den maksat da “Kelime-i Şehadet”tir denmiştir. İbn Mâce, Sünen’inde şöyle demektedir:

 

“Allah, iman edenleri sabit bir söz ile metanetli kılar” âyeti, kabir azabı (sorgusu) hakkında indi. Ölüye kabirde; “Senin Rabbin kim?” diye sorulur. O da; “Rabbim Allah’tır, Peygamberim Muhammed (s.a.s.)’dir” diye cevap verir. İşte mü’min ölünün böyle cevabı; “Allah iman edenleri sâbit söz ile dünya hayatında ve ahirette metanetli kılar” meâlindeki âyetin ifadesidir (İbn Mace, Zühd, 32; Ayrıca bk. Buhari, Tefsîr, Sûre, 14).

 

Bu hadis, kütübü sittenin hepsinde rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde kabirde ölüye sorulan sorular; “Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir?” diye üçe çıkarılmıştır.

 

“Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün; Fir’avn’ın adamlarını azabın en ağırına sokun, denir” (el-Mü’min, 40/46) âyetinin de kabir suali ve kabir azabı ile ilgili olduğu tefsir kitaplarında belirtilmiştir (İbn Kesîr, “Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm”, 40/46. âyetin tefsîri).

 

Münker ve Nekir’in kabirdeki sorularıyla ilgili pek çok hadis varid olmuştur. Bu ahad haberler, lafızları itibariyle tevâtür derecesine ulaşmamışlarsa da, bu konudaki hadislerin çokluğu, konuyu manevî mütevâtir derecesine yükseltir (Haşiyetü’l-Kesteli alâ Şerhi’l-Akâid, İstanbul 1973, 133, 134).

 

Bu hadislerin bir kısmında ölünün sorguya çekileceğinden söz edilmekte, ancak herhangi bir melekten bahsedilmemektedir:

 

“Ölü mezara konulur. Salih kişi kabrinde endişesiz ve korkusuz oturtulur. Sonra ona; “Hangi dinde idin?”diye sorulur. O; “Ben İslâm dininde idim” diye cevap verir. Sonra ona; “Şu adam (Rasûlüllah, s.a.s.) kimdir?” diye sorulur. O da; “Muhammed (s.a.s.), Allah’ın Rasûlüdür. O, bize Allah katından apaçık âyetler getirdi; biz de O’nu doğruladık” diye cevap verir. Daha sonra bu ölüye; “Sen Allah’ı gördün mü? diye sorulur. O da “Hiçbir kimse Allah’ı görmeye lâyık değildir” diye cevap verir. Bu soru ve cevaplardan sonra onun için ateş tarafına bir pencere açılır. Ölü ona bakarak ateş alevlerinin birbirini kırıp yenmeye çalıştığını görür. Sonra ona; “Allah’ın seni koruduğu ateşe bak” denir. Daha sonra onun için Cennet tarafına bir pencere açılır. O da bu defa Cennetin süsüne ve nimetlerine bakar. Kendisine; “İşte bu yer senin makamındır” denildikten sonra; “Sen samimi iman üzerinde idin, bu sağlam iman üzerinde öldün ve inşallah iman üzerinde dirileceksin” denir” (İbn Mace, Zühd, 32).

 

Görüldüğü gibi yukardaki hadiste herhangi bir melekten söz edilmemekte, mücerred olarak kabir suali zikredilmektedir. Başka bir hadiste ise ölüyü sorguya çekecek olanın bir melek olduğu belirtilmekte ancak isminden bahsedilmemektedir:

 

“Bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecek. İnsan defnedilip arkadaşları ondan ayrılınca, elinde topuzla bir melek gelerek onu oturtur ve; “Bu adam (Rasûlüllah hakkında ne dersin “? diye sorar. Kişi mü’min ise; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ederim” diye cevap verir. Melek de ona; “Doğru söyledin” der…” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, III, 3, 40).

 

Daha önce geçen Ebu Hüreyre hadisinde iki sorgu meleğinden söz edilmekte ve birinin adının Münker, diğerinin de Nekir olduğu beyan edilmektedir.

 

Ehl-i Sünnet’e göre Münker ve Nekir’in kabirde ölüyü sorguya çekmeleri haktır. Kabrin sıkması ve azabı haktır. Bu bütün kâfirler ve asi bazı mü’minler için olan bir şeydir (İmam Azam, “Fıkh-ı Ekber”, trc. H. Basrî Çantay, Ankara 1985, s. 14).

 

Ancak Mutezile buna muhalefet etmiştir. Kabirdeki sual ve azap, ruhun cesede iade edilmesiyle mümkündür. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, ölüyü defnettikten sonra; ” Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz, çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir” buyurmuşlardır (Ebu Davud, Cenâiz. 67; es-Sâbûnî, “el-Bidâye Fi Usûli’d-Dîn “, Nşr. B. Topaloğlu, Dımaşk 1979 s. 97).

Münker Nekir ve Hz.Ömer (ra)

Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah (sav), bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular.

Hazret-i Ömer (r.a) sordu ki,

-Yâ Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz.

Hazret-i Resûl-i ekrem (sav) buyurdular ki,

-Şimdi ne aklda isen, kabrde de böyle olursun.

Ömer (r.a) hazretleri dediler ki,

-Böyle oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur.

Sonra, Hz.Ömer (r.a) vefât etdi. Kabre defn etdikden sonra, Hz.Alînin (r.a) falan zemânda, Hz.Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim davâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i şerîflerini Hz.Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, durumu müşâhede etdiler. Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip,

Hz.Ömere dediler ki,

-Rabbin kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir.

Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular ki,

-Yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz.

Dediler ki,

-Yedibin yıllık yoldur.

Hazret-i Ömer (r.a) buyurdular ki,

-Yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki,

-Yâ Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmeğe memûruz.

Sonra, Hz.Alî (ra) mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri imiş, dedi.

Hazret-i Ömerin (ra) hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü şerîfleri altmışüç sene on gündür. 

Münker ve Nekir’in vasfı konusunda sahih olan hadisler

Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirdeki sorgusu ve bu iki meleğin şekillerinin nasıl olduğu konusunda ne anlatılmaktadır?
Ömer b. Hattab’ın -Allah ondan râzı olsun-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den Münker ve Nekir konusunda rivâyet ettiği hadis, sahih midir?
Buna göre Münker ve Nekir’in saçlarını (uzun oldukları için) sürükledikleri, gözlerinin yıldırım, seslerinin şimşek gibi olduğu, azı dişleriyle kabire vurararak:
- Rabbin Kimdir?
- Dînin nedir?
- Size gönderilen peygamber kimdir? Demektedirler.

 

Hamd, yalnızca Allah’adır.

Birincisi:

Ölüyü sorguya çekmekle görevli olan iki meleğin özelliği konusunda, bu iki meleğin siyah ve mavi oldukları, birisine Münker, diğerine ise, Nekir denildiği sahihtir.

Nitekim Ebu Hureyre’den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

(( إِذَا قُبِرَ الْمَيِّتُ أَوْ قَالَ أَحَدُكُمْ، أَتَاهُ مَلَكَانِ أَسْوَدَانِ أَزْرَقَانِ، يُقَالُ لِأَحَدِهِمَا الْمُنْكَرُ وَالآخَرُ النَّكِيرُ، فَيَقُولاَنِ: مَا كُنْتَ تَقُولُ فِي هَذَا الرَّجُلِ؟

فَيَقُولُ: مَا كَانَ يَقُولُ هُوَ عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ.

فَيَقُولاَنِ: قَدْ كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُولُ هَذَا، ثُمَّ يُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ سَبْعُونَ ذِرَاعًا فِي سَبْعِينَ، ثُمَّ يُنَوَّرُ لَهُ فِيهِ، ثُمَّ يُقَالُ لَهُ: نَمْ، فَيَقُولُ: أَرْجِعُ إِلَى أَهْلِي فَأُخْبِرُهُمْ، فَيَقُولاَنِ: نَمْ كَنَوْمَةِ الْعَرُوسِ الَّذِي لاَ يُوقِظُهُ إِلاَّ أَحَبُّ أَهْلِهِ إِلَيْهِ حَتَّى يَبْعَثَهُ اللَّهُ مِنْ مَضْجَعِهِ ذَلِكَ.

وَإِنْ كَانَ مُنَافِقًا قَالَ: سَمِعْتُ النَّاسَ يَقُولُونَ فَقُلْتُ مِثْلَهُ لاَ أَدْرِي، فَيَقُولاَنِ: قَدْ كُنَّا نَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُولُ ذَلِكَ، فَيُقَالُ لِلأَرْضِ: الْتَئِمِي عَلَيْهِ، فَتَلْتَئِمُ عَلَيْهِ فَتَخْتَلِفُ فِيهَا أَضْلاَعُهُ، فَلاَ يَزَالُ فِيهَا مُعَذَّبًا حَتَّى يَبْعَثَهُ اللَّهُ مِنْ مَضْجَعِهِ ذَلِكَ. )) [ رواه الترمذي وصححه الألباني ]

“Ölü veya sizden biriniz mezara konulduğu zaman, ona siyah ve mavi iki melek gelir. Birine Münker, diğerine ise Nekir denir.

İki melek ona:

Bu adam (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-) hakkında ne dersin? diye sorarlar.

Bunun üzerine o, (dünyada) söylediğini söyler ve şöyle der: O, Allah’ın kulu ve elçisidir. Allah’tan başka hakkıyla ibâdete lâyık hiçbir ilâhın olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şâhitlik ederim, der.

Bunun üzerine iki melek:

Senin (ölmeden önce) böyle söylediğini (Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu ikrar ettiğini) zaten biliyorduk, derler.

Sonra onun kabri, eni ve boyu yetmiş arşın genişletilir, sonra kabri ona aydınlatılır ve kendisine: Uyu, denilir.

O (gördüğü büyük sevinçten dolayı): Dönüp âileme haber vereyim mi? (yani sevinmeleri için hâlimin güzel olduğunu ve benim için üzüntü ve keder olmadığını onlara haber vereyim mi?) der.

Bunun üzerine iki melek:

Ona:  Âilesinden en çok seven kişiden başka kimsenin uyandırmadığı gelin-güvey gibi uyu,derler.(Onun kabrindeki hayatı yeni bir gelinin hayatı gibi olur.Rahat uykusundan kendisini sadece âile fertleri uyandırır. Yatağından kalkınca da uykusuna doyamamış gibi mahmur olur.)

O, Allah onu yatağından mahşere kaldırıncaya kadar (bu şekilde uyur).

Şayet münâfık ise:

İnsanların, “Muhammed Allah’ın elçisidir” dediklerini işittim ve ben de onlar gibi söyledim. Ama gerçekten onun peygamber olup olmadığını bilmiyorum? der.

Bunun üzerine iki melek:

Senin (ölmeden önce) böyle söylediğini (Allah’ın birliğini ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu ikrar etmediğini) zaten biliyorduk, derler.

(Sonra toprağa): Onu sıkıştır, denilir. Bunun üzerine toprak onu öyle bir sıkıştırır ki, kaburga kemikleri birbirine geçer. Allah, kıyâmette onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona böyle azap edilir.” (Tırmizî, hadis no: 1071, Ebu İsa (Tirmizî) şöyle demiştir: Hadis, Hasen Garib’tir. Elbânî de “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha”, hadis no: 1391′de hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.)

(Sorunuzda) işâret ettiğiniz Ömer b. Hattab’ın -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği hadise gelince, bu hadis birçok zayıf yollardan rivâyet edilmiştir.

İşte bu yollardan birisi de, Abdurrezzak’ın, Amr b. Dînar’dan mürsel olarak rivâyet ettiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Ömer’e -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:

(( كَيْفَ بِكَ يَا عُمَرُ بِفَتَّانَيِ الْقَبْرِ إِذَا أَتَيَاكَ يَـحْفِرَانِ الْأَرْضَ بِأَنْيَابِهِمَا ، وَيَطَآنِ فيِ أَشْعَارِهِمَا، أَعْيُنُهُمَا كَالْبَرْقِ الْـخَاطِفِ، وَأَصْوَاتُهُمَا كَالرَّعْدِ الْقَاصِفِ، مَعَهُمَا مِزْرَبَّةٌ لَوِ اجْتَمَعَ عَلَيْهَا أَهْلُ مِنَى لَمْ يقلوها . قَالَ عُمَرُ : وَأَنَا عَلَى مَا أَنَا عَلَيْهِ الْيَوْمُ ؟ قَالَ :وَأَنْتَ عَلَى مَا أَنْتَ عَلَيْهِ الْيَوْمُ. قَالَ: إِذاً أَكْفِيكَهُمَا إِنْ شَاءَ اللهُ.)) [رواه عبد الرزاق في مصنفه]  

“Ey Ömer! Kabirde ölüyü sorguya çeken, azı dişleriyle yeri kazıyarak, ayaklarıyla (uzun) saçlarına basarak, gözleri yıldırım, sesleri çakan şimşek gibi olan, yanlarında öyle bir balyoz vardır ki, onu yerinden kaldırmak için Mina ehli (hac sırasında Mina’da toplanan hacılar) biraraya gelip onu kaldırmaya çalışsalar, yine de onu yerinden kaldıramazlar. Bu iki melek (Münker Nekir) sana geldikleri zaman, halin nice olur?

Ömer -Allah ondan râzı olsun-:

- O gün ben, bugünkü bulunduğum îmân üzere mi olacağım? Diye sordu.

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- Evet, sen o gün, bugünkü îmân üzere olacaksın, buyurdu.

Bunun üzerine Ömer -Allah ondan râzı olsun- şöyle dedi:

- Öyleyse ben de o ikisine Allah’ın izniyle (huccetimle) üstün gelirim.” (Abdurezzak; Musannef, hadis no: 6738).

Hâfız el-Irakî, “İhyâu Ulumi’d-Din” adlı kitabın hadislerini tahric ederken (c: 4, s: 223′de) şöyle demiştir:

“Hadisi, İbn-i Ebi’d-Dünya ‘Kitabu’l-Kubur’da bu şekilde mürsel olarak tahric etmiş olup ricâli (râvileri) sikadır.”

Beyhakî de “el-İ’tikad” adlı eserinde şöyle demiştir:

“Bu hadisi, Atâ b. Yesar’dan mürsel olarak başka yönden sahih olarak rivâyet ettik.”

Dedim ki: İbn-i Batta, ‘el-İnâbe’ adlı eserinde hadisin İbn-i Abbas’tan mevsul olarak rivâyet etmiştir. Beyhakî de ‘el-İ’tikad’ adlı eserinde Ömer’in hadisinden rivâyet etmiş ve: Mufaddal, bu isnadla hadisi rivâyette tek kalmıştır.

İmam Ahmed ve İbn-i Hibbân’ın, Abdullah b. Ömer’den rivâyet ettikleri hadiste, Ömer -Allah ondan râzı olsun- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e:

- (Münker ve Nekir’in sorgusu sırasında) akıllarımız bize geri döner mi? diye sordu.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-

- Evet, bu günkü haliniz gibi olacaktır, buyurdu.

Bunun üzerine Ömer -Allah ondan râzı olsun-:

-Onun ağzına taşı koyarım (onu sustururum), diye cevap verdi.

Üstad Fureyh b. Salih el-Behlal, Beyhakî’nin ‘el-İ’tikad’ adlı eserinin tahkikinde (s: 254′de) hadisin zayıf yollarına işaret ettikten sonra şöyle demiştir:

- Sanırım hadis, bu yollarla ve birbirini destekleyen rivâyetlerle isnadı hasen hükmünde olur.”    

İkincisi:

İki meleğin (Münker ve Nekir’in) ölüye yönelteceği sorular şunlardır:

-          Rabbin kimdir?

-          Dînin nedir?

-          Size peygamber olarak gönderilen bu adam kimdir?

Bu konuda ayrıca (10403) ve (22203) nolu soruların cevaplarına bakabilirisniz.

Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Kabir Azabı ve Münker Nekir’in Sorgusu

Berra b. Azib (r.a) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber ile beraber ensardan bir kişinin cenazesine gittik. Hz. Peygamber onun kabrinin üzerine, başını önüne eğerek oturdu. Sonra şöyle buyurdu: ‘Yârab! Kabir azabından sana sığınıyorum’ Bu sözünü üç defa söyledikten sonra şöyle buyurdu:

Mü’min bir kimse, ahiret yolunda olduğunda Allah Teâlâ, bir grup melek gönderir. O meleklerin yüzü geniştir. Onların beraberinde o mü’minin güzel kokusu ve kefeni vardır, melekler oturup beklerler. Ne zaman mü’minin ruhu çıkarsa yer ile gök arasında ve gökte bulunan her melek onun üzerine namaz kılar (veya dua eder)ler. Onun için göklerin kapıları açılır. O kapılardan o mü’minin ruhunun geçmesini istemeyen hiçbir kapı olmaz. Ruh yükseltilip götürülünce şöyle denir: ‘Ey rab! Falan kulun (geldi)’.

Buna karşılık Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Onu geri götürün! Ona hazırladığım nimetleri gösterin. Çünkü ben ona şöyle va’detmiştim: Sizi ondan (topraktan) yarattık yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız.(Tâhâ/55)

Sonra ona güzel yüzlü, güzel kokulu ve güzel elbiseli biri gelir ve o ölüye der ki: ‘Rabbinin rahmetiyle ve içinde ebedî nimet bulunan cennetle müjdelen!’ Mü’min ona ‘Sen de onunla müjdelen! Allah sana mükâfat versin! Sen kimsin?’ der. Gelen der ki: ‘Ben senin sâlih amelinim. Allah’a yemin olsun, ben seni Allah’ın taatine acele eder, Allah’a karşı günahtan sakınır buldum. Bu bakımdan Allah sana hayrı mükafat verdi’. Sonra bir tellâl şöyle bağırır: ‘Ona cennet sergilerinden serin. Ona cennete açılan bir kapı açin’. Ona cennet sergilerinden serilir, ona cennete açılan bir kapı açılır ve o şöyle der: ‘Yârab! Kıyameti acelece kopar ki aile efradıma ve malıma kavuşayım’. Kâfire, dünyadan ayrılırken katı, şedîd, beraberlerinde ateşten yapılmış elbiseler, katrandan mamul iç gömlekler olduğu halde bir kısım melekler gelirler. Onun etrafını sararlar. Onun canı bedeninden çıkınca yer ile gök arasında ve gökte bulunan her melek ona lanet eder. Göklerin kapıları kilitlenir. O kapılardan hiçbiri onun ruhunun kendisinden geçmesini istemez. Onun ruhu götürülünce geriye atılır ve denilir ki: ‘Ey rabbim! Bu senin falan kulundur. Hiçbir gök ve yer onu kabul etmedi’.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ona geri götürün. Ona hazırladığım şerri gösterin; zira ben ona va’detmiştim:
Sizi topraktan yarattık yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız.
(Tâhâ/55)

Muhakkak ki o ölü, kendisini defnedenler geri dönüp giderken ayak seslerini işitir. Ona denir ki: ‘Ey kişi! Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?’ O ‘Bilmiyorum!5 der. Ona denilir ki: ‘Zaten sen bilmemişsin. Sonra ona çirkin yüzlü, pis kokulu, çirkin elbiseli biri gelir der ki: ‘Allah’ın öfkesiyle elem verici ve daimî olan bir azabla müjdelen!’ Buna karşılık o ‘Allah Teâlâ seni şer ile müjdelesin! Sen kimsin?’ O da der ki: ‘Ben senin çirkin amelinim. Allah’a yemin ederim. Sen Allah’a isyan etmede aceleci ve ibadet etmede tembel idin. Bu bakımdan Allah Teâlâ sana şerri ceza olarak verdi’. Bunun üzerine kişi ameline der ki: ‘Allah Teâlâ şerri sana da ceza olarak verdi (versin)’. Sonra o kimseye sağır, kör, dilsiz, beraberinde demirden bir tokmak olan biri musallat kılınır ki bütün cinler ve insanlar o kimsenin elindeki tokmağı kaldırmaya çalışsalar, buna güleri yetmez. Eğer o kimse o tokmakla bir dağa vursa, o dağ tuzbuz olur. Sonra o kimseye ruh geri gönderilir. Gelen kişi o tokmakla onun iki gözünün arasına bir darbe vurur ki cinler ve insanlar hariç yeryüzünde bulunan herşey o darbenin sesini işitir.

Sonra bir tellâl şöyle çağırır: ‘Bunun için ateşten iki levha serin. Cehenneme açılan bir kapı acın!’ Böylece ona ateşten yapılan iki levha serilir, cehenneme açılan iki kapı açılır. 152

Muhammed b. Ali (b. Hüseyin) şöyle demiştir: ‘Her ölene, öldüğü anda iyi amelleriyle kötü amelleri gösterilir. O kimse iyiliklerine gözünü dikip bakar, kötülüklerine gözünü kapatır’.

Ebû Hüreyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Mü’min sekerata girdiğinde melekler ona içinde misk ve reyhan kırıntıları olan bir ipekli getirirler. Kılın yağdan çekildiği gibi onun ruhu cesedden çekilir ve onun ruhuna denilir ki: ‘Ey itminana kavuşan nefis! Rabbinin hükmüne razı ve rabbin de senden razı olduğu halde rabbine dön!’
Ruhu çıktığında o misk ile reyhanın üzerine konur. İpekliye sarılır ve ruhu İlliyyine gönderilir.

Kâfir, sekerata düştüğünde, melekler ona içinde ateş közü bulunan siyah paçavra getirirler. Onun ruhu şiddetli bir çekişle çekilir ve denilir ki: ‘Ey habis nefis! Sana kızıldığı halde Allah’ın azabına doğru çık!’ Onun ruhu çıktığında o köz üzerine konur. Paçavraya sarılır ve Siccîne götürülür.153

Muhammed b. Ka’b el-Kurezî154 şu ayeti okurdu:
Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde ‘Rabbim beni (dünyaya) geri çevir ki terk ettiğim dünyada sâlih bir amelde bulunayım’ der. (Mü’minûn/99-100)

Allah şöyle der:
- Ne istiyorsun? Dönüp de mal mı toplayacaksın, ağaç mı dikeceksin, ev mi yapacaksın, kanallar mı açacaksın?
- Hayır! Terkettiğimin yerine sâlih bir amel işlemek istiyorum. Bunun üzerine Cebbar olan Allah Teâlâ şöyle der:
Hayır! Bu onun söylediği (olmayacak) bir laftır! (Mü’minûn/100)

Ebû Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Mü’min bir kimse kabrinde iken yemyeşil bir bahçenin içindedir. Onun kabri yetmiş zirâ genişler ve aynı zamanda nûrlanır. Hatta dolunay gibi olur.

Hz. Peygamber ‘Onun için de dar bir geçim vardır’ (Tâhâ/124) ayetinin ne hakkında nazil olduğunu biliyor musunuz?’ diye sorunca, ashâb ‘Allah ve Rasûlü daha. iyi bilir’ dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi:
Kâfir bir kimsenin kabrindeki azabı şudur: Onun üzerine 99 Tinnîn musallat kılınır. Tinnin’in ne olduğunu bilirmisiniz? Tinnîn yılan demektir. Bu yılanların her birinin yedi tane başı vardır. Kâfiri sokarlar ve insanların haşre gönderildikleri güne kadar zehirlerini akıtırlar.155

Yılanların bu özel sayılarına hayret etmemek gerekir; zira yılanlar ve akreplerin sayıları insanoğlundaki kötü huyların sayısıncadır. O kötü huylar da kibir, riya, hased, hile, buğz ve diğer çirkin sıfatlardır; zira bu çirkin sıfatların belirli kökleri vardır. Sonra o köklerden belirli dallar çıkar. Sonra o dallar da kısımlara bölünür. O sıfatlar zâtı itibariyle helâk edicidirler. O sıfatlar akrep ve yılanlara dönüşür. Bu bakımdan onlardan kuvvetlisi, tinninin (yedi başlı yılanın) ısırdığı gibi ısırır. Zayıfı akrebin ısırdığı gibi ısırır. Bu ikisinin arasında olanlar da yılanın eziyet vermesi gibi eziyet verir.

Kalp ve basiret sahipleri, basiret nuruyla, bu helâk edicileri ve dal budak salmalarını müşahede ederler. Ancak sayılarının ne kadar olduğuna peygamberlik nuruyla vâkıf olunur. Bu bakımdan bu gibi hadîslerin sahih zahirleri ve gizli sırlar vardır. Fakat bu gibi hadîsler basiret sahipleri yanında açıktırlar. Bu bakımdan bu hadîslerin hakikatlerinin kendisine keşfolunmadığı kimsenin bunların zahirlerini inkâr etmesi uygun değildir. Aksine iman derecelerinin en azı tasdik edip teslim olmaktır.

Soru:Biz, kâfir kabrine konduğunda bir müddet bakar, murakabe ederiz. Oysa hadîslerde belirtilen şeylerden hiçbir şey göremiyoruz. Gözle görülmeyenin hilafını tasdik etmenin gereği ne olabilir?

Cevap: Bu şeylerin benzerlerini tasdik etmek hususunda üç durum vardır:

Birinci Durum
Bunların en açığı, en sıhhatlisi ve en sağlamı olan birinci du rum; onların mevcut olduğunu ve ölüyü ısırdığını, fakat onları müşahede etmediğini tasdik etmektir. Çünkü insanda olan göz, melekût âlemine ait olan şeyleri müşahede etmeye elverişli değilir. Âhiretle ilgili olan herşey de melekût âlemindendir. Ashabın Cebrail’in (a.s) Hz. Peygamber’e geldiğine nasıl iman ettiklerini görmüyor musun? Oysa Cebrail’i görmüyorlardı.

Fakat Hz. Peygamberin (s.a) Cebrail’i gördüğüne iman ediyorlardı. Eğer sen buna inanmıyorsan, o vakit meleklere ve vahye olan imanının esasını tashih etmek, senin için daha mühim olur. Eğer buna iman etmiş ve ümmetin görmediği şeylerin, Hz. Peygamber için görülmesinin caiz olduğunu kabul etmiş isen ölü hakkında bunu nasıl caiz görmezsin? Nasıl ki melek, insanlara ve hayvanlara benzemiyorsa ölüyü ısıran yılan ve akrepler de dünyadaki yılanlara benzemezler. Çünkü onlar başka bir cinstendir ve başka bir hassa (duyu) ile idrâk olunurlar.

İkinci Durum
Uyuyan bir kimse rüyasında yılanın kendisini ısırdığını görür ve bundan elem duyar. Hatta uykusundan bağırarak uyandığını ve terlediğini müşahede edersin. Bütün bunları, nefsinde idrâk etmektedir. Uyanık bir insanın eziyet çekmesi gibi, bundan eziyet çekmektedir! O nefsinde bunu müşahede ettiği halde sen onun görünür tarafının sakin olduğunu müşahede eder, onun etrafında bir yılan görmezsin. Ama onun için yılan vardır. Yılanın ısırmasından meydana gelen elem de vardır. Fakat bu senin için görünmez. Isırmada elem olduğu zaman, hayal edilen bir yılan ile müşahede edilen yılan arasında fark yoktur.

Üçüncü Durum
Yılanın bizzat elem vermediğini, esas elemi zehirin verdiğini bilirsin. Sonra zehir de elem verenin bizzat kendisi sayılmaz. Asıl elem, zehirin meydana getirdiği tesirden kaynaklanır. Eğer o tesirin benzeri sende zehirsiz mevcut olursa, yine elem duyarsın. Bu
tür elemin tarifi, normal olarak bu gibi elemin sebebine izafe edilmek suretiyle mümkün olur. Zira eğer insanda, etmeksizin cima lezzeti yaratılmış olsaydı, o lezzeti tarif etmek ancak cimaya izafe edilmek suretiyle mümkün olurdu. Çünkü izafe, sebebiyle tarif etmek içindir. Sebebin sureti olmasa da meyvesi hâsıl olur. Zaten sebep zati için değil meyvesi için istenir. Bu helâk edici sıfatlar, ölüm anında nefiste elem ve eziyet verici şeylere dönüşürler.

Bu bakımdan onların elemleri, yılanların ısırmalarının elemleri gibi olur. Sıfatın eziyet edici oluşu, maşukun ölümü anında aşığın eziyet vericiye dönüşmesine benzer. Oysa aşk lezzetliydi. Onda öyle bir hal peyda oldu ki bizzat lezzetli olan şey elem verici oldu. Hatta kalbe öyle bir acıdır ki insan ne aşkın ve ne de kavuşmanın olmamasını temenni eder. Bu tür azap, bizzat ölü azabının çeşitlerinden biridir; zira ölüye dünyada nefsine aşık olma hastalığı verilmiştir. Mala, akla, mertebeye, evlada, akraba ve tanıdıklara aşık olmuştur. Eğer kendisinden geri alacağını ummadığı bir kimse bütün bun-ları ondan alırsa bu kimsenin halinin nasıl olacağını tahmin edebilir misin? Bu kimsenin derdi büyüyüp acısı şiddetlenmez mi? Bu kimse ‘Keşke hiç malım ve mertebem olmasaydı da onun ayrılığı ile eziyet duymasaydım’ diye temenni etmez mi? Bu bakımdan ölüm, bir defada dünyadaki bütün dostlardan ayrılmaktan ibarettir.

Bir tanesi olup da o bir tanesi de kendisinden kaybolan bir kimsenin hali ne olur?
Bu bakımdan ancak dünyasıyla sevinen bir kimseden dünyası alınıp düşmanlarına teslim edildiğinde, sonra bir de elden kaçırdığı ahiret nimeti ve Allah’tan uzaklaşmanın hasreti bu azaba eklendiğinde bu kimsenin hali ne olur? Evet! Allah’tan başkasının sevgisi insanı Allah’ın mülakatından perdeler. O mülakattan nimetlenmeye mâni olur. Böylece o kimsenin üzerine bütün sevdiklerinden ayrılmanın elemi, elden kaçırdığı ahiretin ebedî nimeti ve Allah’tan uzaklaşmanın zilleti çöker. İşte bu, görmüş olduğu azabın ta kendisidir; zira ayrılık ateşinin arkasından ancak cehennem ateşi gelir.
Hayır! Doğrusu o gün onlar rablerinden perdelenmişlerdir. Sonra onlar elbette cehenneme gireceklerdir.(Mutaffifîn/15-16)

Dünyaya iltifat etmeyen ve Allah’tan başkasını sevmeyen ve Allah’ın mülakatına müştak olan bir kimse dünya hapishanesinden ve dünyadaki şehvetlerin şiddetlerinden kurtulmuş, mahbubunun huzuruna varmış, engeller ortadan kalkmış, ebediyyen zâil olmayacak bol nimetlere mazhar olmuştur. İşte çalışanlar, bunun için çalışsınlar.

Bundan maksad şudur: Kişi bazen o derece sever ki eğer atının almniası ile akrep veya yılanın ısırması arasında bir tercih yapmak için muhayyer bırakılsa, akrebin ısırmasına sabretmeyi tercih eder. Öyle ise atın ayrılık elemi, bu kişinin nezdinde akrebin ısırmasının eleminden daha dehşetlidir. At’a karşı olan sevgisi, at kendisinden alındığında onu ısıranın ta kendisi olur.

Bu bakımdan bu kişi bu ısırmalara hazırlıklı olmalıdır; zira ölüm kendisinin atını, merkebini, evini, akarını, ehlini, çocuğunu, ahbablarını ve tanıdıklarını, mertebesini, halk arasındaki şan ve şöhretini alacaktır. Hatta kulağını, gözünü, azalarını alacaktır. Bütün bunların kendisine geri verilmesinden de ümitsiz olacaktır. Bu bakımdan bunlardan, başkasını sevmediği halde bütün bunlar da kendisinden alınırsa, bu onun için akrep ve yılanların ısırmasından daha dehşetli olur. Hayatta iken bunlar kendisinden alındığında eleminin büjoidüğü gibi, öldüğünde de elemi büyür.

Çünkü daha önce elem ve lezzetleri idrâk eden mânânın ölmediğini belirtmiştik. Hatta ölümden sonra kişinin azabı daha şiddetli olur. Çünkü kişi hayattaiken arkadaşlarıyla oturmak, konuşmak gibi, duyularını meşgul eden sebeplerle teselli bulurdu. Kendisinden alınanın geri gelmesi hayaliyle sabrederdi. Onun bedelini ummakla avunurdu. Ölümden sonra ise, teselli yoktur; zira teselli yolları kapanmış ve ümitsizlik meydana gelmiştir. Öyle ise sevdiği ve ayrılmakla üzüldüğü gömlek ve mendili kendisinden alınırsa, onlar için sıkıntı ve elem duyar.

Eğer dünyada yükünü hafifletirse, sağlam kalır. ‘Yükü hafif olanlar kurtuldular’ sözlerinden kastedilen budur. Eğer yükünü ağırlaştırırsa, azabı büyür. Tıpkı bir dinarı çalman bir kimsenin halinin on dinarı çalman bir kimsenin halinden daha hafif olduğu gibi, bir dirhemin sahibinin hali de iki dirhemin sahibinin halinden daha hafiftir.

Hz. Peygamberin şu hadîsiyle kastedilen budur:
Bir dirhemin sahibi, hesap bakımından iki dirhemin sahibinden daha hafiftir.156
Ölüm anında senden geri kalan birşey, ölümden sonra, senin için üzüntüdür. İstersen fazla edin, istersen azalt! Eğer fazla edinirsen, üzüntüyü çoğaltmış olursun. Eğer azaltırsan sırtındaki yükü hafifletirsin. Yılan ve akrepler, ancak dünya hayatını ahirete tercih etmiş, dünyaya sevinmiş ve ona güvenmiş zenginlerin kabirlerinde çağalırlar.

İşte bunlar, kabirde yıları, akrep ve diğer şeylerin azapları hakkında imanın makamlarıdır.

Ebû Saîd el-Hudrî157 ölen bir oğlunu rüyada görüp ‘Ey oğul! Bana nasihat et!3 dedi. Oğlu ‘Allah’ın irade etmiş olduğu hususta Allah’a muhalefet etme!’ diye cevap verdi. Ebû Saîd ‘Ey oğul! Daha fazlasını söyle!’ deyince, oğlu ‘Babacığım! Yapmaya gücün yetmez’ dedi. Ebû Saîd ‘Söyle!’ dedi. Oğlu ‘Allah ile arana gömleği (bile) sokma!’ dedi. Ebû Saîd bundan sonra otuz sene gömlek giymedi.

Soru: Bu üç makamın hangisi sıhhatlidir?

Cevap: Halktan sadece birinci durumu kabul edip gerisini inkâr eden bir grup vardır. Başka bir grup da birinci durumu inkâr, ikinci durumu kabul etmiştir. Üçüncü bir grup da üçüncü durumu kabul etmiştir.

Basiret yolu ile bize keşfolunan hak şudur: Bütün bu durumlar imkân dahilindedir. Bunların bazısını inkâr eden havsalasının darlığından Allah Teâlâ’nın kudretinin genişliğini, tedbirinin acaipliklerini bilmediğinden inkâr etmiştir. Bu bakımdan böyle bir kimse ünsiyet ve ülfiyet vermediği ilahî fiilleri inkâr eder. Bu da cehalet ve kusurdur. Azap hususunda bu üç durum da mümkün-dür. Bunlara inanmak farzdır. Nice kul vardır ki bunların sadece biriyle cezalandırılır. Nice kullar vardır ki bu üç çeşit ile de cezalandırılır. Azabın azından da çoğundan da Allah’a sığınıyoruz.

İşte hak budur. Taklid ederek bunu tasdik et; zira bunu kesinlikle bilen kimseler yeryüzünde pek azdır. Sana tavsiye edeceğim şudur: Bu hususun tafsilatı hakkında fazla ileri gitme! Bunları öğrenmekle meşgul olma! Aksine azabı defedecek tedbir ile meşgul ol! Azap nasıl olursa olsun! Eğer sen amel ile ibadeti ihmal eder, azabın mahiyetini deşmekle meşgul olursan, bu takdirde sultan tarafından tutulup, elinin ve burnunun kesilmesi için hapsedilmiş bir kimse gibi olursun ki bu kimse bütün gece ‘Acaba benim elimi, burnumu bıçakla mı kılıçla mı yoksa ustura ile mi kesecek?’ diye düşünür. Azabı nefsinden uzaklaştırma çaresini ihmal eder. Bu ise cehaletin son derekesidir. Bu bakımdan kesinlikle anlaşılmıştır ki kul, ölümden sonra ya ebedî azaba veya ebedî nimete kavuşacaktır. Öyleyse en uygun davranış, buna hazırlanmaktır. Ceza ve sevabın tafsilatını deşmek fuzulî bir hareket ve zamanı boşa geçirmektir.

 

KABİR AZABI ve MÜNKER NEKİR

Ebu Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Kul öldüğünde ona siyah renkli, mavi gözlü iki melek gelir. Birinin adı Münker, diğerinin adı Nekir’dir. O iki melek ölüye ‘Muhammed hakkında ne diyordun?’ derler.

Eğer ölü mü’min ise der ki:
‘Muhammed Allah’ın kulu ve peygamberidir. Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik ediyorum’.

İki melek
Zaten bunu söyleyeceğini biliyorduk’ derler. Sonra o ölü için kabir yetmiş zira genişletir, nûrlandırılır. Sonra ona uyu denir.

Ölü der ki:
‘Yakamı bırakın! Ehlime döneyim. Onlara başımdan geçeni haber vereyim!’

Ona
‘Uyu!’ denir.

O, güvey uykusu gibi Allah Teâlâ onu o kabrinden haşre gönderinceye kadar uyur.

Eğer ölü münafık ise Münker ve Nekir’in sualine şöyle cevap verir:
‘Peygamberi bilmiyorum. Ben halkın bir şeyler dediğini duyar, ben de onu söylerdim’.

Bunun üzerine o iki melek derler ki:
Zaten senin böyle söyleyeceğini biliyorduk’.

Sonra yere (mezara) denilir ki:
Bu kişinin üzerine kapan!’

Yer onun üzerine, kaburgaları birbirine geçecek derecede kapanır. Münafık, mezarda Allah onu haşre gönderinceye kadar azap görür.
Tirmizi

 

Atâ b. Yesar, Hz. Peygamber’in (s.a) Ömer b. Hattab’a şöyle dediğini rivayet ediliyor:

Peygamberimiz Sav buyuruyor
Ey Ömer! Öldüğünde kavmin seni yıkayıp, kefenleyip kokuladıkları, sonra seni yüklenip o çukura bıraktıkları, sonra üzerine toprağı atıp seni defnettikleri zaman durumun ne olacak? Onlar senin yanından ayrıldıklarında sana Münker ile Nekir gelirler. Onların sesleri şiddetli gökgürültüsü ve gözleri çakan şimşek gibidir. Tüyleri yerde sürünür. Kabri, dişleriyle deşerler (veya teftiş ederler). Ey Ömer! Bu durumda halin ne olacak?

Hz. Peygamber’in bu sualleri karşısında Hz. Ömer sordu:
Benim şimdiki aklım gibi o zaman da aklım olacak mı?

Hz Peygamber
Evet olacak!

Hz Ömer
Öyleyse (Allah’ın izniyle) ben o zaman senin için onlara kâfi gelirim.
İbn Ebi Dünya

Bu hadîs, aklın ölümle bozulmayacağına ve ancak bedenin bozulduğuna dair açık bir hükümdür. Bu bakımdan ölünün aklı, idraki, elem ve lezzetleri daha önce bildiği gibi bilme hissi sağlam olarak kalır. Onun aklından birşey bozulmaz. İdrâk edici aklın bu azalar ile ilgisi yoktur. O idrak, uzunluğu ve eni olmayan bir şeydir. Hatta bölünme kabul etmeyen eşyayı idrâk edici cüz kalırsa, akıl var demektir. İşte ölümden sonra da böyledir; zira ölüm, o idrâk edici parçaya girmez. O yok olmaz.

Muhammed b. Münkedir şöyle diyor:
Kulağıma geldiğine göre kabirde kâfire kör,
sağır, elinde demirden yapılmış ve başında devenin hörgücü gibi topuzu olan ve elinde kamçı olan bir hayvan musallat kılınır O kamçı ile kıyamete kadar kâfiri döver. Kâfir ölüyü görmez ve sesini işitmez ki ona merhamet etsin’.

Ebu Hüreyre şöyle demiştir:
Ölü kabre konulduğunda salih amelleri gelir, etrafını çepeçevre sararlar. Başı tarafından azap geldiğinde okuduğu Kur’an imdadına yetişir. Ayakları tarafından geldiğinde kıldığı namaz, imdadına yetişir. Elleri tarafından gelince,

eller derler ki:
Yemin olsun! O bizi sadaka vermek ve dua etmek için açardı. Bizden taraf ona yol yoktur’.
Ağız tarafından gelirse zikir ve oruç imdada yetişir. Böylece sabır ve namaz bir tarafta dururlar.

Böylece (azap) der ki:
Eğer ben ona varacak bir geçit görseydim mutlaka onun arkadaşı olurdum’.

Süfyan es-Sevrî der ki:
Kişi nasıl kardeşini, ailesini, çocuğunu koruyorsa, salih amelleri de kişiyi o şekilde kabirde korurlar.

Sonra kişiye şöyle denir:
Allah senin için kabrini bereketli kılsın! Dostların ne güzel dost, arkadaşların ne güzel arkadaşlardır!’
İbn Ebi Dünya

Huzeyfe şöyle rivayet ediyor:
Hz. Peygamber ile beraber bir cenazeye gitmiştim. Kabrin başına oturduktan sonra kabre bakıp şöyle dedi:
Mü’min bir kimse kabirde öyle bir sıkıştırılır ki o sıkıştırmada onun göğsünün damarları kesilir.
İmam-ı Ahmed

Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Muhakkak kabrin sıkıştırması vardır! Eğer ondan bir kimse kurtulsaydı muhakkak Sa’d b. Muaz ondan kurtulurdu.
İmam-ı Ahmed

Enes’ten şöyle rivayet ediliyor:
Hz. Peygamberin kızı Zeyneb vefat etti. O çok hastalıklı bir kadındı. Hz. Peygamber onun cenazesinin arkasından gitti. Hz. Peygamber’in hali, bizi üzüntüye garketti. Kabre indiğinde Hz. Peygamber’in yüzü iyice sarardı. Kabirden çıkınca yüzü beyazlaşıp normale döndü.

Bunun üzerine
‘Ey Allah’ın Rasûlü! Sende bir durum gördük. O du­rumu icabettiren ne idi?’ diye sorduk.

Hz. Peygamber şöyle dedi:
Kabrin, kızımı sıkıştırıp azap edeceğini düşündüm. Bana ondan azabın hafifletildiği haber verildi. Yemin olsun! O öyle bir şekilde sıkıştırıldı ki onun sesini, insan ve cin hariç, yer ile gök arasındaki herşey işitti.
İbn Ebi Dünya

Hz Peygamber şöylebuyurdu:
Kâfirlere kabir azabı şu biçimde olsa gerektir ki, dokdokuz ejderha iledir. Hem ejderha bilir misiniz ki, dok dokuz yılandır ve her birinin yedi tane başı vardır. Ölü-Jû kimi zaman ısırır, kimi zaman yalarlar. Kimi de tenine zehirlerini akıtırlar. O zehirle onu şişirirler. Bu hâl kıyamete kadar böyle sürer, gider.

Yine Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurdu:
Kabir.âhiretin ilk uğrağıdır. Eğer kabir kolay olursa, ondan sonraki duraklarda işi daha da kolay olur, eğer zor olursa sonrakiler daha da zorlaşır.

 

Arama
Arşiv